11 Temmuz 2016 Pazartesi

Marslılar ve Venüslüler // Kitap Yorumu



Bir süre önce okuduğum iki kitaptan bahsetmek istiyorum. Birincisi 90’lı yıllarda yayımlanan ve oldukça popüler olan ‘’Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten.’’

Kitabın yazarı John Gray Amerikalı bir ilişki danışmanı. Kitabında kendi hayatından ve hastalarından örnekler vererek kadın-erkek arasındaki farkları, düşünce yapılarını ve birbirlerini nasıl yanlış anlayıp tartıştıklarını anlatıyor. İlişkilerde her iki tarafı da tatmin edici orta yollar da sunuyor. Üstelik kişiliğinizden ödün vermeden.

Aslında tüm o kavgaların, tartışmaların çoğu gereksiz, boş yere üzüyoruz kendimizi. Farkında olmasak bile suç sadece tek tarafta da değil.

Sadece kadın-erkek ilişkilerinde değil, insan ilişkilerinin çoğunda yaşanan tartışmaların birbirimizi yanlış anlamaktan, aslında birbirimizi gereği gibi anlamaya -bile- çalışmamaktan kaynaklandığına inanıyorum. Kitapta da bunu görüyorum.

Kadınlar da erkekler de karşı tarafı kendileri gibi sanıyor ve ona göre davranıyor. Güzel bir ilişkide karşı cinsten ne bekliyorlarsa onlar da karşı cinse onu veriyor. Aslında kötü bir amaçları da yok. Fakat her iki tarafın da düşünce yapısı, evlilikten beklentileri, sözcükleri ve olayları yorumlama biçimi farklı olduğundan bu durum sorun çıkartıyor. Sorunlar büyüyor ve işler çığırından çıkıyor. İki taraf da ilişkileri için her şeyi denemiş olduğunu sanıyor. Ama bu sadece bir sanı. Birbirlerini tanımıyorlar, birbirlerinin isteklerini göremiyorlar. 

Kitabında bir masal kurmuş John Gray. Kadınlar ve erkeklerin geçmişte farklı gezegenlerde yaşadığını sonradan tanışıp kaynaştıklarını ve farklılıklarının bilincinde bir arada mutlu mesut yaşayabildiklerini anlatıyor. İki gezegeninde kendine has kültürel özellikleri var ancak Marslılar da Venüslüler de bu farklılıkların bilincindeler ve saygı duyuyorlar. Zaten bu bilinç sayesinde birbirlerini üzmeden birlikte yaşamayı becerebilmişler. Ne olduysa bu bilinci kaybettikten sonra olmuş. Artık birbirlerini anlayamamaya başlamışlar ve sorunlar, tartışmalar doğmuş. Sorunların çözümü için gereken ilk koşul ise bu farkındalığı yeniden sağlamak ve biraz da kendimize bakmak.

John Gray’in böyle bir yöntem kullanması çok sevimli olmuş. Hem birbirimizden ne kadar farklı olduğumuzu net bir şekilde vurguluyor hem de okurken sıkmıyor, masalsı bir hava katıyor. Üstelik yazarın kendini ifade edebilmesi açısından da iyi bir yöntem olmuş böyle bir kurgu. Kitapta çok tekrar var gibi ama sorun değil. Anlaşılması açısından önemli çünkü bu. Bir de her şey birbirine bağlı, o yüzden böyle görünüyor olabilir.

Aslına bakılırsa insanları kesin çizgilerle ayırmak pek hoş görünmüyor bana. Her insanı tek tek tanımamız ve değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Kesin ifadelerle ‘’Kadınlar şu, şu özelliklere sahiptir; erkekler ise şu, şu...’’ gibi ifadeler olumlu sıfatlarla devam etse bile ben çok hoş görmüyorum bunu. Çünkü kişilik ve beceri dediğimiz şey sadece cinsiyetimize bağlı bir şey değil.

Ama yine de itiraf etmeliyim ki böyle ifadeleri ben de kullanıyorum gocunmadan. Ne yapayım bazı şeyler de gayet ortada, farklıyız işte. Üstelik bu farklılıklar sinirbilimsel gerçeklere dayanıyor. Sadece ve sadece toplumsal değil yani mevzu.

Bir de işin çok da samimi olmayan bir yönü var. Aslında bu yüzden rahatsız oluyorum bu tarz klişelerin sürekli dile getirilmesinden. İnsanları gelişime kapatıyor sanki.

Örnek vermek gerekirse; kadınların dedikoduya bayıldıklarına dair tonla laf duyarsınız. Kız Whatsapp grupları, günler falan... Kimse dedikodunun masum bir şey olduğunu iddia edemez ama bunu ‘’İki kadın bir araya geldiğinde hemen üçüncüsünü çekiştirmeye başlarlar.’’ şeklinde sunarsanız, dedikoduyu kadın olmanın doğal bir sonucu gibi gösterirseniz; kadınlar dedikodudan vazgeçmeyeceklerdir. Bunun sevimli, efsanevi bir yönü olduğuna inandırdıktan sonra kadınları bunun kötü bir şey olduğuna nasıl ikna edersiniz? Gerçi kimse insanların arkasından konuşmanın çok da doğru bir şey olduğunu savunmaz ya.

Savunmaz ama bu öyle gösteriliyor ki sanki çok sevimli, masum ve eğlenceli bir şey. Sanki o kadar da kötü değil. Kadınlar konuşacak başka şeyler bulamaz mı?

Bir de erkeklerin kadınları dinlemediklerine, duygudan anlamadıklarına, duygularını bastırdıklarına dair laflar var. Aslında bunlar boş laf sayılmaz, sinirbilimsel temellere dayanıyor. Ama yine de onları ‘’duygusuz odun, empati yoksunu, öküz’’ gibi sıfatlarla tanımlamamızı hak etmiyorlar bence. Hak etmiyorlar çünkü ellerinde olmayan bir şey için onları suçlayamayız. Fakat onları bu hale getiren de yine biziz. Böyle klişeler onları da gelişime kapatıyor. ‘’Erkekler ağlamaz, güçlüdür.’’ diyip durursak onlar da zayıf görünmemek adına duygularını -mecburen- örteceklerdir. Kadınlar duygusal diye kadınları zayıf olmakla suçladıklarında onlara kızmaya hakkımız yok bence. Eğer erkeklerin, kadınların duygularından anlamadıklarını söyleyip durursanız, zamanla bunu kabul edecekler ve anlamak için uğraşmayacaklar bile.

Konudan uzaklaştım biraz. Dedikodu kısmı falan tamamen benim fikirlerim. Amacım zaten kitapla ilgili yorumlarımı paylaşırken konuyla ilgili diğer düşüncelerimi de araya sıkıştırmaktı. Zemin hazırlıyorum anlayacağınız. Ne yapayım bu da benim yöntemim olsun. :)

Kitaba dönecek olursak, severek tavsiye edebileceğim bir kitap. Psikolojiden, insan ilişkilerinden anlamak bir artı katar insana. Sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorsak karşı cinsin ihityaçlarını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Aslına bakılırsa bu kitabı okumak sadece eşinizle olan ilişkinize değil diğer insanlarla, hemcinslerinizle, anne-babanızla olan ilişkilerinize de kalite katmanıza vesile olabilir. Tanık olduğunuz olayları geniş bir bakış açısıyla yorumlayabilme yetisi kazandırabilir. Hepimiz insanız. Önceliklerimiz, beklentilerimiz, ihtiyaçlarımızın şiddeti değişiklik gösterse de ihtiyaç ihtiyaçtır ve gereği gibi karşılanmalıdır.

Aslında ben John Gray’in kitabını okumadan önce Serkan Karaismailoğlu’nun ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ adlı kitabını okumuştum. 2015 yılında çıkan bir kitap, yeni sayılır daha. Serkan Karaismailoğlu bir evlilik terapisti değil, sinirbilimci. Kitabının ilk sayfalarında John Gray’in kitabına atıf olduğu için onu da okumak istemiştim.

Kadınlarla erkekler arasındaki farklılıkları anlayabilmek için iyi bir gözlemci olmanın ve psikolojiden anlamanın yanında işin sinirbilimsel yönüne de bakmak gerekiyor. 

Sadece duyduğumuz kalıp yargılara kalırsak anlamlandırmakta zorlanabiliriz. Sanarız ki her şey toplumun suçu, toplum insanları bu şekilde yönlendiriyor. Haksız da sayılmazlar ama toplumu da günah keçisi yapmaya gerek yok.

Serkan Karaismailoğlu kitabında işin sinirbilimsel yönüne atıf yapıyor. Yapılmış bazı deneylerden söz ediyor. Zaten insan neyin neden olduğunu bilince endişelenmesine ya da inatlaşmasına gerek de kalmıyor. Orta yol bulunuyor kendiliğinden.

Yalnız sinirbilimsel falan deyince öyle terimlerle dolu kafa karıştırıcı bir şey anlaşılmasın. Kitapta bilimsellik olsa da bilim kategorisine alamıyoruz tam olarak. Mizahi bir dille yazılmış olan bu kitap yayınevinden ‘’Toplumsal ve Bireysel Gelişim’’ kategorisinden çıkmış. Ben yeni çıktığı zamanlarda kitapçıda bilim bölümünde dört dönmüştüm de bulamamıştım. :)

Hani insanları kesin çizgilerle ayırmamaktan, herkesi tek tek değerlendirmekten bahsetmiştim ya. İşte bu düşüncem şimdi devreye girecek.

Kitabın adı ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ olsa da Serkan Karaismailoğlu ‘beyin cinsiyeti’ mevzusuna gönül vermiş durumda. Beyin Cinsiyeti ?

Şöyle ki beynimizin bir cinsiyeti var ve biyolojik cinsiyetimize ve cinsel yönelimlerimize bağlı kalmak zorunda değil. Yani siz dişi beyinli ve heteroseksüel bir erkek ya da erkek beyinli ve heteroseksüel bir kadın olabilirsiniz. Anne karnında beyin gelişimi sırasında maruz kalınan hormonlara göre şekillenen bu durum bizim hafıza, öğrenme, empati, üç boyut algısı gibi bilişsel yeteneklerimizle alakalı.

Hani erkekler araba motorundan falan daha iyi anlar deriz ya. İşte bu sadece aileler erkek çocuklarını öyle yönlendiriyor diye değil. Erkek beyin nesneleri üç boyutlu tasavvur etmede dişi beyne göre daha başarılı. Erkeklerin çoğunun erkek beyinli, kadınların çoğunun da dişi beyinli olduğunu düşündüğümüzde erkekler yeteneklerinden dolayı kendileri yöneliyorlar araba motorlarına, bilgisayarın iç parçalarını söküp takmaya. Tabii birçok istisnai durum söz konusu olabiliyor. Araba motorundan anlamayan bir erkeğe de ‘’dişi beyinlidir’’ diyemeyiz hemen. Önemli bir parametre olur sadece.

Bu sadece bir örnek. Kitapta daha başka örnekler de bulabilirsiniz. İşin en can alıcı kısmı ise kendi beyin cinsiyetiniz hakkında fikir sahibi bile olabilirsiniz. Benim anladığım kadarıyla ben biraz erkek beyinli bir kadınım.

Bir gün bir kız arkadaşım ve küçük kız yeğenim yaşadıkları bazı sorunları bana anlattıkları sırada bir şey fark ettim ki ben ‘’bir erkek beyinli’’ ve ‘’bir Marslı’’ olarak tepki veriyorum. Tabii ki arkadaşımın ve yeğenimin aradığı teselli bu değildi. Ben de bundan sonra John Gray’den öğrendiğim taktikleri uygulamaya karar verdim. Bir-iki denemeyle başarıya ulaşamadım ancak öğrendiklerimizi hayata geçirmeye çalışmazsak ne anlamı kalır? Ben böyle bir gerçekten haberdar oldum bir kere. Ne ben onları gereği gibi teselli edemediğim için suçluyum (ya da anlayışsız) ne de onlar benim tesellimle tatmin olamadıkları için zayıf. Birçok kişiyi ‘’katı/soğuk/duygusuz/düşüncesiz/anlayışsız/zayıf/aşırı duygusal’’ gibi kelimelerle yaftalıyoruz. Peki bu suçlamaları hak ediyorlar mı?

Ben bahsettiğim bu iki kitabı da birbirini tamamlayıcı olarak görüyorum ve okuyacak olanlara da sadece tek bir alana yönelmemelerini tavsiye ediyorum. İnsan ne tek başına biyolojik ne tek başına sosyolojik ne de tek başına duygusal bir canlıdır. İnsan hem biyolojik hem akıllı hem duygusal hem inançlı hem de sosyal bir canlıdır. Yab-bozun parçalarını iyice inceleyin ve yerlerine oturtmaya bakın.



1 Temmuz 2016 Cuma

Güneş Geri Geldi // Hikaye


Genç çift artık çıkışa yöneliyordu. Normalde uzun süren alışverişlerden nefret etmesine rağmen kızın yanında geçirdiği her an değerliydi oğlan için. Kızın kararsızlıkları, tüm mağazalara girip çıkması, gerekli gereksiz her şeyi denemek istemesi yer yer katlanılmaz olsa da oğlan yine de sabrının sınırlarını zorluyordu. Niye katlanmasın ki? İstediği tek şey onunla bir saniye daha fazla geçirmek değil miydi? Kızın durumu da çok farklı sayılmazdı. Normal şartlarda alışverişte bu kadar çok zaman harcamazdı. Ne alacağını önceden planlar, bütçesini belirlerdi. Neye ihtiyacı olduğunu ve öncelikli kriterlerini bilirdi her zaman. Bütçesini aşan ve kriterlerine uymayan şeylerle ilgilenmezdi bile. Kararsızlıkları ve gördüğü her şeye sahip olma isteği zaman zaman onu sıkıntıya soksa da sınırlı tuttuğu bütçesi onu dengelerdi. Ama bugün işler değişmişti. Oğlanın yanında bir an daha fazladan geçirmek için normalde elini bile sürmeyeceğe kıyafetleri inceliyor, kararsız kalmış gibi yapıyordu. ‘’Belki burda daha iyisini buluruz.’’ diye diye girmediği dükkan kalmamıştı, oysa o da biliyordu her mağazada ‘’moda’’ adı altında aynı kıyafetlerin satıldığını. Hangi mağazaya girseler ‘’Ne bakmıştınız?’’ diyen, sürekli peşlerinde dolaşan tezgahtarlar da sinirlerini bozmaya başlamıştı. Çıkışa yöneliyorlardı artık. Tüm çarşının altını üstüne getirmiş olsalar da ellerinde sadece birkaç poşet vardı. Kız tüm duygusal coşkusuna, içindeki sınırtanımaz dürtülere rağmen temkinli yaklaşmış, alışverişte kendini kaybetmemeye özen göstermişti. Amaç zaten birlikte daha fazla zaman geçirmekti, daha fazla ıvır zıvır almak değildi. Çarşıdan çıktıktan sonra meydana doğru yürüdüler. Oğlan unuttuğu bir şey aklına yeni gelmiş gibi atıldı:
-Ver poşetleri ben tutayım.
-Gerek yok, zaten yoruldun sen de.
-Olsun olsun, taşırım ben.
Ağır olan poşetleri oğlana verdi kız. Her ne kadar ‘’Gerek yok.’’ demiş olsa da ‘istemem yan cebime koy’ havaları aşikardı. ‘’Gerek yok.’’ demesi sadece bir formalitenin gereğiydi. Eğer oğlan düşüncesizlik ederek teklif etmeyi unutsaydı kız bunu elbette kafaya takardı.
-’’Siz kadınlar alışverişi niye bu kadar seviyorsunuz anlamam. Biz bir mağazaya girer, alacağımızı alır sonra geri döneriz. ‘’
-’’İstersen bir elektronik mağazasına gidelim ve kimin alışverişi sevdiğini orda tartışalım.’’ diye muzip bir cevap verdi kız.
Bunun üzerine oğlan yüzünü öte yana çevirip gülümsedi, kenara sıkıştırılmıştı ve bir cevabı yoktu. Ama bundan rahatsız da olmamış aksine memnuniyet bile duymuştu.
-’’Maksat eşyaya düşkünlük ve güzel görünme çabasıysa sizinle bizim aramızda aslında hiçbir fark yok.’’ diye devam etti. Oğlan tekrar kıza yönelmiş ve söylediklerini dikkatle dinliyordu. Bugüne kadar kızlarla kurduğu tüm ilişkiler oldukça laubai ve cıvıktı. Öyle ilişkiler eğlenceli gibi dursa da keyif vermemişti oğlana. Aksine içini sıkmıştı. Boş bir hayal, bir ilüzyon bir yalan gibiydi her şey. Oğlan, herkesin böyle ilişkiler yaşadığını görmüş olsa da kimsenin aradığının bu olmadığına ikna olmuştu. Tam karşısında duran kızın da aynı bilinçte olduğunu sezinlediği için onunla ilgileniyordu.
-’’Biz evlerimizi kıyafetle doldururuz, siz en son çıkan elektronik eşyalarla. Biz moda kataloglarını takip ederiz, siz araba dergilerini. Biz saçımıza şekil veririz, siz sakalınıza. Biz makyaj yaparız, siz de kas yaparsınız.’’ Kız oğlana ‘’daha sayayım mı?’’ der gibi bakarken oğlan:
-Kadınlarla erkekler arasında pek de bir fark yok mu diyorsun?
-Büyük bir iddiada bulunamam ama en azından bazı konularda öyleler. Tabii esas mesele olaylara nasıl baktığınla ilgili. Öznel bir yorum yani benimkisi.
Meydanın ortasına geldiklerinde hiç beklemedikleri bir anda gök gürlemeye başladı, onu yağmur takip etti. Konuşmaya o kadar dalmışlardı ki havanın bulutlanmış olmasını bile fark etmediler oysa çarşıya girdikleri sırada güneşin sıcağından kaçma derdindeydiler.
Yağmur giderek şiddetini arttırıyordu. Yanlarında ne bir şemsiye ne de bir hırka vardı. Sağanak yağmurun altında, meydanın tam ortasında kalakalmış olmalarına rağmen kız halinden oldukça memnundu. Oğlan hemen etrafına bakındı, sığınacak bir saçak altı bulunca kızı kolundan çekiştirip oraya götürmek istedi. ‘’Hadi gel.’’
Kız ise oğlanın çekiştirdiği kolunu kurtardı ve iki kolunu da iki yana açtı, yüzünü gökyüzüne çevirdi. Küçük bir kız çocuğuydu artık o; yağmurun tadını çıkaran, kaygısızca gülümseyen. Ellerini serbest bıraktı. Onu tutan ne vardı ki?
Poşetlerin parmaklarının arasından tereddütsüzce kaymasını şaşkınlıkla izledi oğlan. Poşetler yere düşünce sevinçle ve hızla dönmeye başladı kız. Siyah göz kalemi ve rimeli akmış, makyajla gizlediği çilleri ortaya çıkmıştı. Daha o sabah fön çektirmiş olmasına rağmen hiç rahatsız olmadı bu durumdan. Tek tek arınıyordu.
Yağmurun dinmeye niyeti yok gibiydi. Az önce insandan geçilmeyen o meydanda sadece ikisi kalmıştı artık. Ama kimin umrunda? Sırılsıklam olmalarına rağmen kızın tüm zincirlerden kurtulmasını hayranlıkla izliyordu oğlan. O da özgürleşiyordu. Üzerindeki kuru yeri kalmayan tüm marka kıyafetlerin, su içinde kalmış o pahalı ayakkabıların artık bir önemi kalmamıştı. Ama kimin umurunda?
Kız durdu ve koşarak oğlanın yanına geri döndü, yağmur başladığından beri içindeki küçük kız çocuğu heyecanını asla kaybetmemişti:
-’’Görüyor musun şu insanları?’’ dedi. ’’Artık hepsinin sadece tek bir derdi var. Başka hiçbir şey umurlarında bile değil. Akşama ne yiyeceklerini düşünmüyorlar. Hiçbir dedikodu artık onlar için çekici değil. Onlar sadece yağmurun dinmesini bekliyorlar. ‘’ Kız tekrar uzaklaşmaya ve kollarını açıp çocuk gibi dönmeye başladı. Kısacık sürecek olan bu yaz yağmurunun tadını çıkarmasın da ne yapsın? Tekrar durdu:
-’’Şu takım elbiseli adamı görüyor musun? Hangi ihaleyi umursuyor ki sence şu an? Peki ya şu liseli öğrenci? Hangi sınavın kaygısını yaşıyor ki sence? Şu saçak altlarına, şu otobüs duraklarına bir baksana, herkes nasıl da birlik olmuş. İşte bu kadar kolay görüyor musun? Bu kadar kolay.’’
Oğlan kızın söylediklerini duymuş ve ona hak vermişti. Aynı şeyi düşünüyordu onunla ancak gözü bir anlığına yol kenarındaki fırsattan istifade eden şemsiye satıcısına kaydı. Duyduğu fiyat karşısında şoke olmuştu. Kıza dönüp adamı işaret ederek:
-’’Ben sadece şu kalleş şemsiye satıcısını görüyorum. Üç katı fiyat söylüyor, üç!’’
Kız o adamı farketmiş olsa da oralı olmadı hiç. İçindeki küçük çocuğun heyecanını ve saflığını bir satıcı mı bozacaktı?
- ‘’Şu amcayı görüyor musun? Hiç tanımadığı insanları dolduruyor dükkanına ıslanmasınlar diye. O kalabalıkta biri kasayı boşaltabilir, birileri bir şeyler çalabilir ama onun umurunda bile değil. Ne kadar babacan görüyor musun? Dükkanının kapılarını kapatabilirdi oysa. İnsanlar sadece sığınacak birkaç metrekare yer arıyorlar, sadece birkaç metrekare! ‘’
Derken yağmur şiddetini azaltarak dindi. Yerini güneşe bıraktı. Kara bulutlar oradan tamamen uzaklaştı. İnsanlar sığındıkları yerlerden ayrılmışlardı bile. Hayat normale dönüyordu. Yağmur dinince kızın coşkusu da dindi. Eğilip poşetlerini aldı, içlerine dolan suları boşalttı. Yanlarından iki kadın geçti:
-Her gün akşama ne yemek yapıcam diye düşünmekten bıktım, bıktım!
Bir adam telefonda bir proje hakkında konuşuyor ve karşısındakine çıkışıyordu. Bir öğrenci, girdiği son deneme sınavını arkadaşına anlatıyor ve sınavlara sövüyordu. İki kişinin konuşmasına şahit oldular.
- O kendini beğenmiş geçen gün ne demiş biliyor musun?
- Ne demiş?
- .....
- Aaaa.
- Yaaa, sonra bizimki de ne dese beğenirsin ...
Oğlan:
-Bulutlar çekildi, Güneş geri geldi, kara bulutlar yok artık. Yeniden aydınlandı her yer. Hatta bir gökkuşağımız bile var. Ne büyük bir tezatlık görüyor musun?


*Kalemzade Cengiz Yardım’ın ‘’Bize Yalan Söylediler’’ kitabındaki bir bölümden esinlenilmiştir.