Bir
süre önce okuduğum iki kitaptan bahsetmek istiyorum. Birincisi
90’lı yıllarda yayımlanan ve oldukça popüler olan ‘’Erkekler
Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten.’’
Kitabın
yazarı John Gray Amerikalı bir ilişki danışmanı. Kitabında
kendi hayatından ve hastalarından örnekler vererek kadın-erkek
arasındaki farkları, düşünce yapılarını ve birbirlerini nasıl
yanlış anlayıp tartıştıklarını anlatıyor. İlişkilerde her
iki tarafı da tatmin edici orta yollar da sunuyor. Üstelik
kişiliğinizden ödün vermeden.
Aslında tüm o kavgaların, tartışmaların çoğu gereksiz, boş yere
üzüyoruz kendimizi. Farkında olmasak bile suç sadece tek tarafta
da değil.
Sadece
kadın-erkek ilişkilerinde değil, insan ilişkilerinin çoğunda
yaşanan tartışmaların birbirimizi yanlış anlamaktan, aslında
birbirimizi gereği gibi anlamaya -bile- çalışmamaktan
kaynaklandığına inanıyorum. Kitapta da bunu görüyorum.
Kadınlar
da erkekler de karşı tarafı kendileri gibi sanıyor ve ona göre
davranıyor. Güzel bir ilişkide karşı cinsten ne bekliyorlarsa
onlar da karşı cinse onu veriyor. Aslında kötü bir amaçları da
yok. Fakat her iki tarafın da düşünce yapısı, evlilikten
beklentileri, sözcükleri ve olayları yorumlama biçimi farklı
olduğundan bu durum sorun çıkartıyor. Sorunlar büyüyor ve işler
çığırından çıkıyor. İki taraf da ilişkileri için her şeyi
denemiş olduğunu sanıyor. Ama bu sadece bir sanı. Birbirlerini tanımıyorlar, birbirlerinin isteklerini göremiyorlar.
Kitabında
bir masal kurmuş John Gray. Kadınlar ve erkeklerin geçmişte
farklı gezegenlerde yaşadığını sonradan tanışıp
kaynaştıklarını ve farklılıklarının bilincinde bir arada
mutlu mesut yaşayabildiklerini anlatıyor. İki gezegeninde kendine
has kültürel özellikleri var ancak Marslılar da Venüslüler de
bu farklılıkların bilincindeler ve saygı duyuyorlar. Zaten bu
bilinç sayesinde birbirlerini üzmeden birlikte yaşamayı
becerebilmişler. Ne olduysa bu bilinci kaybettikten sonra olmuş.
Artık birbirlerini anlayamamaya başlamışlar ve sorunlar,
tartışmalar doğmuş. Sorunların çözümü için gereken ilk
koşul ise bu farkındalığı yeniden sağlamak ve biraz da
kendimize bakmak.
John
Gray’in böyle bir yöntem kullanması çok sevimli olmuş. Hem
birbirimizden ne kadar farklı olduğumuzu net bir şekilde
vurguluyor hem de okurken sıkmıyor, masalsı bir hava katıyor.
Üstelik yazarın kendini ifade edebilmesi açısından da iyi bir
yöntem olmuş böyle bir kurgu. Kitapta çok tekrar var gibi ama
sorun değil. Anlaşılması açısından önemli çünkü bu. Bir de
her şey birbirine bağlı, o yüzden böyle görünüyor olabilir.
Aslına
bakılırsa insanları kesin çizgilerle ayırmak pek hoş görünmüyor
bana. Her insanı tek tek tanımamız ve değerlendirmemiz
gerektiğine inanıyorum. Kesin ifadelerle ‘’Kadınlar şu, şu
özelliklere sahiptir; erkekler ise şu, şu...’’ gibi ifadeler
olumlu sıfatlarla devam etse bile ben çok hoş görmüyorum bunu.
Çünkü kişilik ve beceri dediğimiz şey sadece cinsiyetimize
bağlı bir şey değil.
Ama
yine de itiraf etmeliyim ki böyle ifadeleri ben de kullanıyorum
gocunmadan. Ne yapayım bazı şeyler de gayet ortada, farklıyız
işte. Üstelik bu farklılıklar sinirbilimsel gerçeklere
dayanıyor. Sadece ve sadece toplumsal değil yani mevzu.
Bir
de işin çok da samimi olmayan bir yönü var. Aslında bu yüzden
rahatsız oluyorum bu tarz klişelerin sürekli dile getirilmesinden.
İnsanları gelişime kapatıyor sanki.
Örnek
vermek gerekirse; kadınların dedikoduya bayıldıklarına dair
tonla laf duyarsınız. Kız Whatsapp grupları, günler falan...
Kimse dedikodunun masum bir şey olduğunu iddia edemez ama bunu
‘’İki kadın bir araya geldiğinde hemen üçüncüsünü
çekiştirmeye başlarlar.’’ şeklinde sunarsanız, dedikoduyu
kadın olmanın doğal bir sonucu gibi gösterirseniz; kadınlar
dedikodudan vazgeçmeyeceklerdir. Bunun sevimli, efsanevi bir yönü
olduğuna inandırdıktan sonra kadınları bunun kötü bir şey
olduğuna nasıl ikna edersiniz? Gerçi kimse insanların arkasından
konuşmanın çok da doğru bir şey olduğunu savunmaz ya.
Savunmaz
ama bu öyle gösteriliyor ki sanki çok sevimli, masum ve eğlenceli
bir şey. Sanki o kadar da kötü değil. Kadınlar
konuşacak başka şeyler bulamaz mı?
Bir
de erkeklerin kadınları dinlemediklerine, duygudan anlamadıklarına,
duygularını bastırdıklarına dair laflar var. Aslında bunlar boş
laf sayılmaz, sinirbilimsel temellere dayanıyor. Ama yine
de onları ‘’duygusuz odun, empati yoksunu, öküz’’ gibi
sıfatlarla tanımlamamızı hak etmiyorlar bence. Hak etmiyorlar
çünkü ellerinde olmayan bir şey için onları suçlayamayız.
Fakat onları bu hale getiren de yine biziz. Böyle klişeler onları
da gelişime kapatıyor. ‘’Erkekler ağlamaz, güçlüdür.’’
diyip durursak onlar da zayıf görünmemek adına duygularını
-mecburen- örteceklerdir. Kadınlar duygusal diye kadınları zayıf
olmakla suçladıklarında onlara kızmaya hakkımız yok bence. Eğer
erkeklerin, kadınların duygularından anlamadıklarını söyleyip
durursanız, zamanla bunu kabul edecekler ve anlamak için
uğraşmayacaklar bile.
Konudan
uzaklaştım biraz. Dedikodu kısmı falan tamamen benim fikirlerim.
Amacım zaten kitapla ilgili yorumlarımı paylaşırken konuyla
ilgili diğer düşüncelerimi de araya sıkıştırmaktı. Zemin
hazırlıyorum anlayacağınız. Ne yapayım bu da benim yöntemim
olsun. :)
Kitaba
dönecek olursak, severek tavsiye edebileceğim bir kitap.
Psikolojiden, insan ilişkilerinden anlamak bir artı katar insana.
Sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorsak karşı cinsin ihityaçlarını
da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Aslına bakılırsa bu kitabı
okumak sadece eşinizle olan ilişkinize değil diğer insanlarla,
hemcinslerinizle, anne-babanızla olan ilişkilerinize de kalite
katmanıza vesile olabilir. Tanık olduğunuz olayları geniş bir bakış açısıyla yorumlayabilme yetisi kazandırabilir. Hepimiz insanız.
Önceliklerimiz, beklentilerimiz, ihtiyaçlarımızın şiddeti
değişiklik gösterse de ihtiyaç ihtiyaçtır ve gereği gibi
karşılanmalıdır.
Aslında
ben John Gray’in kitabını okumadan önce Serkan
Karaismailoğlu’nun ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ adlı
kitabını okumuştum. 2015 yılında çıkan bir kitap, yeni sayılır
daha. Serkan Karaismailoğlu bir evlilik terapisti değil,
sinirbilimci. Kitabının ilk sayfalarında John Gray’in kitabına
atıf olduğu için onu da okumak istemiştim.
Kadınlarla
erkekler arasındaki farklılıkları anlayabilmek için iyi bir
gözlemci olmanın ve psikolojiden anlamanın yanında işin sinirbilimsel yönüne de bakmak
gerekiyor.
Sadece duyduğumuz kalıp yargılara kalırsak
anlamlandırmakta zorlanabiliriz. Sanarız ki her şey toplumun suçu,
toplum insanları bu şekilde yönlendiriyor. Haksız da sayılmazlar
ama toplumu da günah keçisi yapmaya gerek yok.
Serkan
Karaismailoğlu kitabında işin sinirbilimsel yönüne atıf
yapıyor. Yapılmış bazı deneylerden söz ediyor. Zaten insan
neyin neden olduğunu bilince endişelenmesine ya da inatlaşmasına
gerek de kalmıyor. Orta yol bulunuyor kendiliğinden.
Yalnız
sinirbilimsel falan deyince öyle terimlerle dolu kafa karıştırıcı
bir şey anlaşılmasın. Kitapta bilimsellik olsa da bilim
kategorisine alamıyoruz tam olarak. Mizahi bir dille yazılmış
olan bu kitap yayınevinden ‘’Toplumsal ve Bireysel Gelişim’’
kategorisinden çıkmış. Ben yeni çıktığı zamanlarda kitapçıda
bilim bölümünde dört dönmüştüm de bulamamıştım. :)
Hani
insanları kesin çizgilerle ayırmamaktan, herkesi tek tek
değerlendirmekten bahsetmiştim ya. İşte bu düşüncem şimdi
devreye girecek.
Kitabın
adı ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ olsa da Serkan
Karaismailoğlu ‘beyin cinsiyeti’ mevzusuna gönül vermiş
durumda. Beyin Cinsiyeti ?
Şöyle
ki beynimizin bir cinsiyeti var ve biyolojik cinsiyetimize ve cinsel
yönelimlerimize bağlı kalmak zorunda değil. Yani siz dişi
beyinli ve heteroseksüel bir erkek ya da erkek beyinli ve
heteroseksüel bir kadın olabilirsiniz. Anne karnında beyin
gelişimi sırasında maruz kalınan hormonlara göre şekillenen bu
durum bizim hafıza, öğrenme, empati, üç boyut algısı gibi
bilişsel yeteneklerimizle alakalı.
Hani
erkekler araba motorundan falan daha iyi anlar deriz ya. İşte bu
sadece aileler erkek çocuklarını öyle yönlendiriyor diye değil.
Erkek beyin nesneleri üç boyutlu tasavvur etmede dişi beyne göre
daha başarılı. Erkeklerin çoğunun erkek beyinli, kadınların
çoğunun da dişi beyinli olduğunu düşündüğümüzde erkekler
yeteneklerinden dolayı kendileri yöneliyorlar araba motorlarına,
bilgisayarın iç parçalarını söküp takmaya. Tabii birçok
istisnai durum söz konusu olabiliyor. Araba motorundan anlamayan bir
erkeğe de ‘’dişi beyinlidir’’ diyemeyiz hemen. Önemli bir
parametre olur sadece.
Bu
sadece bir örnek. Kitapta daha başka örnekler de bulabilirsiniz.
İşin en can alıcı kısmı ise kendi beyin cinsiyetiniz hakkında
fikir sahibi bile olabilirsiniz. Benim anladığım kadarıyla ben
biraz erkek beyinli bir kadınım.
Bir
gün bir kız arkadaşım ve küçük kız yeğenim yaşadıkları
bazı sorunları bana anlattıkları sırada bir şey fark ettim ki
ben ‘’bir erkek beyinli’’ ve ‘’bir Marslı’’ olarak
tepki veriyorum. Tabii ki arkadaşımın ve yeğenimin aradığı
teselli bu değildi. Ben de bundan sonra John Gray’den öğrendiğim
taktikleri uygulamaya karar verdim. Bir-iki denemeyle başarıya
ulaşamadım ancak öğrendiklerimizi hayata geçirmeye çalışmazsak
ne anlamı kalır? Ben böyle bir gerçekten haberdar oldum bir kere.
Ne ben onları gereği gibi teselli edemediğim için suçluyum (ya
da anlayışsız) ne de onlar benim tesellimle tatmin olamadıkları
için zayıf. Birçok kişiyi
‘’katı/soğuk/duygusuz/düşüncesiz/anlayışsız/zayıf/aşırı
duygusal’’ gibi kelimelerle yaftalıyoruz. Peki bu suçlamaları
hak ediyorlar mı?
Ben
bahsettiğim bu iki kitabı da birbirini tamamlayıcı olarak
görüyorum ve okuyacak olanlara da sadece tek bir alana
yönelmemelerini tavsiye ediyorum. İnsan ne tek başına biyolojik
ne tek başına sosyolojik ne de tek başına duygusal bir canlıdır.
İnsan hem biyolojik hem akıllı hem duygusal hem inançlı hem de
sosyal bir canlıdır. Yab-bozun parçalarını iyice inceleyin ve
yerlerine oturtmaya bakın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder