1 Eylül 2017 Cuma

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov // Kitap Yorumu



Not:  Yazarken düşüncelerimi rahatça ortaya koyabilmek için, yazımı okuyacak kişilerin eseri henüz okumamış olma ihtimalini göz önüne almıyorum. SPOILER İÇEREBİLİR.

Kitapçıda öylesine dolanırken elime geçmişti bu eser. Konusu ilginç olabilir diye ve fiyatı da uygun olduğu için satın almıştım. Eserin işlendiği zaman ve mekan da ilgimi çekmişti. Okuduğum kitaplar genellikle Türk, İngiliz ve Amerikalı yazarların eserleri ancak bu eserin yazarı bir Rus. Zaman zaman sınırları aşmak ve farklı kültürlere ait eserleri de tanımak gerek diye düşünüyorum. Yanılmamışım! Kitabı okurken Rusça isimleri okumakta epey zorlandım. Rus edebiyatına da bir göz atmam gerekiyor anlaşılan. 

Kitabın konusu adından anlaşıldığı üzere gayet açık. Büyükşehirde büyümüş, Tıp fakültesinden başarıyla mezun olmuş, gencecik ve hiçbir tecrübesi olmayan bir doktor ücra bir yere tayin olur. Onun endişeleri, korkuları, deneyimleri, cehalet karşısında yaşadıkları, tipi ve zorlu hava koşullarına karşı mücadelesi yine doktorun kendi diliyle anlatılmış. Doktorun iç dünyası öyle etkileyici bir şekilde dile getirilmiş ki bir ara "Duyguların böyle mükemmel bir şekilde ifade edilmesi nasıl mümkün olur?" diye düşünmeden edemedim. Oluyormuş demek. 


Doktor bulunduğu hastanedeki tek doktor ve en yetkili kişi, ancak birlikte çalıştığı sağlık memuru ve ebeler bazen ondan daha bilgili olabilmekte. Yine de kararlı ve kendinden emin görünmek zorunda hissediyor kendini. Dış dünyaya karşı çizdiği portre ile gerçek arasında aslında müthiş bir uçurum var. Üzerine yüklenen yükün altında adeta eziliyor, her şeye kendisinin koşması gerek; ters doğum, ampütasyon, trakeotomi yapmak zorunda kalıyor ve esasen bunların hiçbirinde gerçek anlamda bir tecrübesi yok. Eğitimi sırasında azbuçuk tanık olmuş, başka da bir şey yok. Resimli ders kitaplarından incelediklerine ve sezgilerine güvenmek zorunda kalıyor çoğu zaman. Üstelik kendisinden önce orada çalışan doktor orada bir efsane olmuş durumda. Kendinizi o genç adamın yerine koymakta zorlanmıyorsunuz hiç. Elinizde kahve arkanıza yaslanmış rahat rahat kitabınızı okurken -nasıl bir hastalık olduğunu bilmediğiniz halde- boğulmuş fıtık sizin de en büyük korkunuz haline geliyor. 

"Devrim zamanı Rusya..." öyle yazıyor arka kapağında. Eserin tarihsel arka planı da incelenebilir ancak ben bu gibi detayları yakalayamadım. Hani bizde doğuda bir köy okulunda/hastanesinde çalışan öğretmenlerin ve doktorların başından geçen zorlu sınavlar anlatılır ya işte sanki onlardan biriymiş gibi hissettirdi bu eser bana. 

Bildik romanlardan biraz farklı bir eser bu. Dergilerde yayımlanan kendi içinde bir bütün ve birbiriyle bağlantılı dokuz öyküden oluşuyor. Apayrı hikayeler değil de bir romanın bölümlerini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Romanlarda genellikle ilk 50-100 sayfada ana konunun temeli atılır ve oldukça sıkıcı işler. Bu yüzden çok kişi kitap okumaktan vazgeçer ancak bu eserde öyle ağır giriş bölümleri yok. Öyküler şeklinde olması roman okumaktan sıkılanlar için ideal gibi görünüyor. 
Kitap hakkında gözüme çarpan bir detay var: Son iki öykünün esas kahramanları artık o genç doktor değil de meslektaşları. Doktor ilk görev yerinde bir müddet çalıştıktan sonra çok daha iyi bir yere geçiyor. Orada her şeye koşturmak yerine belli bir birimde çalışmaya başlıyor ve nöbetçi olmadığı sürece uykularını bölen de yok. Hayatı daha düzene girmiş, endişeleri kaybolmuş. Ancak görünen o ki anlatacak pek bir şeyi de kalmamış ve kendi sorunlarını hallettiğinden olacak ki başkalarının başından geçenler ve hissettikleri daha fazla ilgisini çeker olmuş. Artık yakınında meslektaşlarının olması da bir etken olabilir tabii. Yazarın üslubu ise yine takdire şayan. Çünkü o son öykülerin ana kahramanları başkaları olsa da yine kahraman bakış açısıyla anlatılmış ve eserdeki bütünlük, ahenk bozulmamış.

İnsanın ismi aynı zamanda kimliğidir ya hani, işte bu eserde bunu görmek mümkün. İlk öykülerde doktorun yakınındaki kişilerin isimleri açıkça verilse de doktorun adı belirtilmemiş. Eserin üslubu bu, doktorun adının belki de önemi yok derken sekizinci hikayede adıyla karşılaşıyorsunuz. Bunun anlamı ne olabilir ki? Bence şu: İlk öykülerde doktor sadece ve sadece bir doktor, başka bir şey değil; ücra bir köşeye atılan, uykusunda bile rahat bırakılmayan, kişisel bakımını yapmaktan aciz, gezip tozma gibi bir lüksü bulunmayan... Tüm hayatı
hekimlik yapmak olan bir insanın kimliğinde de elbette ismi değil "Doktor" yazar. Sekizinci hikayede ise bu genç hekimin yaşam koşulları iyileşiyor. Artık "ne olursa yaparım"dan çıkıp belli bir birimde çalışmaya başlaması bile kimlik kazanması demektir aslında. Çevresinde meslektaşlarının bulunmasının da bir etkisi var.  Çünkü artık onu diğer doktorlardan ayıran bir şeylerin olması gerek ve ismi bu işlevi görüyor. 

Eser hakkında bir başka ilginç detay ise yazarın da Tıp Fakültesi mezunu olması. 1915 yılında Kiev Üniversitesinden mezun olmuş. Belki de eserin bu denli etkileyici olmasında bunun da bir payı vardır. Tamamen kurgu olmadığını olsa bile sağlam temellere dayandığını düşündürüyor. 
Uzunca bir süre kitaplığımda öylece durdu "Genç Bir Doktorun Anıları" ta ki okuyacak başka bir kitap kalmayıncaya kadar. Böylesine başarılı bir anlatımı olup okuyucuyu bu denli içine çekebileceğini tahmin edememiştim. Bazen bir eseri büyük bir heyecanla okumaya başlıyorsunuz sonra sizin beklentinizin yüksekliğinden midir yoksa gerçekten de eser öyle olduğundan mıdır bilinmez, fos çıkıyor. Kitap alırken ara ara rastgele seçimler yapmak gerekiyor diye düşünmeden edemiyorum. 

Ayrıca "A Young Doctor's Notebook" adında bir mini-dizisi olduğunu öğrendim. Ona da bir göz atmam gerekecek. 

Ağustos 2017
Nur Sava

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder