İlk 4 paragraftan sonrası
fena halde SPOILER içerir.
Yolunu duygularını takip
ederek bulan ben, kitap seçimi yaparken bile doğru zamanın
gelmesini beklerim. Bazen elime rastgele geçen bir kitabı hemen
büyük bir tutkuyla okuyabilirim. Bazen canım okumak istemez hiç.
Okumam ben de, sessizce beklerim hislerimin bir işaret göndermesini.
Bazense bir kitabı kafama koyar, ancak aylar sonra okuyabilirim. Bir
kıvılcım beklerim yine adeta.
Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'yu
kafamdaki hayali okuma listesine ne zaman ekledim hatırlayamıyorum
artık. Ancak, kitaba aç kaldığım bir zamanda karşıma ikinci el
olarak çıkınca -kütüphaneden ödünç almayı daha önce
planlamış olsam da- dayanamayıp aldım.
Büyükdedesinin savaşta
ölmediğine ve Gelibolu'da kaldığına inanan Yeni Zelandalı genç
bir kadının Gelibolu'ya gelmesiyle başlıyor roman. Yanındaki
turist rehberiyle birlikte köy kahvesinde bir konuşma düzenlemek
istese de işler umduğu gibi gitmiyor. Köylünün çok değerli
Müslüman bir Türk kahramanı olarak kabul ettiği, sevip saydığı
bir adama dünyanın öbür ucundan bir torun çıkması önce köyü
sonra tüm ülkeyi karıştıyor ve haliyle böyle onurlu, dini bütün
bir adama öyle bir iftira isnat edilmesinden hoşlanmıyorlar. Ne
ki bu kadın büyükdedesi olduğuna inandığı adamın hayatta
kalan yakınlarından Beyaz Hala'yla görüşmeyi başarır. Kendini
evine kapatan, belli kişiler dışında kimseyle görüşmeyen,
köyeküsmüş, inatçı Beyaz Hala bu kadını evine alıyor ve
mektuplar ortaya çıkıyor.
Bu romanı iki kısma
ayırıyorum ben. İlki Victoria Taylor'ın köye gelişi ve Beyaz
Hala'yla mektupların karşılıklı okunması. İkinci kısımda ise
Beyaz Hala ile Viki'nin karakterlerinin, geçmişlerinin incelenmesi
ve en önemlisi de gerçeğin yavaş yavaş ortaya çıkması.
Aslında eserin esas kahramanları Victoria ile Beyaz Hala
denilebilir. Hatta tek başına Beyaz Hala bile denilebilir! Gerçek
bir hikayeye değil de kurguya dayanan bu roman sadece güzel bir
tarihi roman olarak görülmemeli bence. Olaylar günümüzde geçiyor
ve Alistair John Taylor'ın hikayesi aslında arka planda işleniyor.
Ayrıca Beyaz Hala öyle ilginç bir karakter ki onu çözümlemek
öyle kolay olmuyor. Oysa daha ilk sayfalardayken anlıyorsunuz
gerçekte kimin kim olduğunu. Ben ilk başta "Bu kitap niye bu
kadar uzun ki, her şey ayan beyan ortada işte." diye
düşünmüştüm. Fakat esas heyecan kitabın ikinci kısmındaymış
ve verilmek istenen başka mesajlar da varmış. Sonlara doğru ise
yeniden kısırlaşıyor kurgu.
SPOILER
Eseri bir bütün olarak
sevdiğimi, filmi olsa izlemekten keyif alacağımı ve liselerde
okutulması gerektiğini düşünsem de insanı sorgulayan bazı
detaylar da yok değil. Nasıl olur da koca köy fiziksel olarak
Türke benzemeyen, Türkçe konuşamayan bir adamın hakiki bir Türk
olduğuna yıllarca şüphe duymadan inanır? Peki Beyaz Hala'nın
konuşmaları neden yöresel bir ağızla yazılmış? Viki'yle
İngilizce konuştuklarını araya giren detaylar aracılığıyla
biliyoruz. Kitabı okurken zaman zaman hangi dilde konuştuklarını
anlamakta zorlandım. Bir de Ali Osman Taylar ve Victoria Taylor
arasındaki romantik bağdan hoşlanmadım. Çünkü bu ikisi her ne
kadar birbirlerinden uzak büyüyüp birbirleri için bir yabancı
gibi olsalar da esasen aynı soydan. Birinin dedesi, öbürünün
büyükdedesi. İlla
ki aşka yer olacaksa turist rehberi Mehmetle olabilirdi. Mehmet'in
bir şekilde bu gerçeğe dahil edilmesi fena bir şey olmazdı diye
düşünüyorum. Ancak onun o sığ karakterinin eserde bir yeri
olduğu da aşikar.
Yukarıda dikkat çektiklerime
inat, başka bir pencereden bakacağım. Kitapta köylülerin Alican
Çavuş'un asıl milliyetiyle ilgilenmemesi oldukça güzel
toparlanmış. Bir kere Türk olarak kabul gören, Türktür bu
topraklarda. Alistair bir yabancıydı ama samimiydi ve onun
samimiyetini köylü sevdi. Tıpkı Victoria'yı samimi olduğu için
kendi milletlerinden olan fakat sansasyon peşindeki gazetecilere
tercih ettikleri gibi. Ayrıca o, köydeki tek genç yetişkin erkek
olduğundan köylülerin bunun üzerine eğilip dert etme lüksleri
de yoktu. Bir de Meryem faktörü var. Gözükara, inatçı bu kadın
için zaten diğerlerinin ne düşündüğünün hiçbir önemi yok,
o da kendince hazırlamış ortamı. Sonra Beyaz Hala ile Viki'nin
diyalogları olması gerektiği gibi İngilizce yazılsaydı çok
büyük bir akıcılık sorunu çıkardı eserde. Ütelik İngilizcesi
iyi olanlar için bile sorunlu olurdu ki Beyaz Hala günümüzdeki
İngilizceyi kullanmıyor. Beyaz Hala'nın koyu İngiliz aksanıyla
konuştuğunu vurgulamak için yöresel bir dil kulanılmıştır
diye düşünüyorum. Ayrıca o, sıklıkla Türkçe olan yöresel
sözcükler sıkıştırır aralara. Onun mimiklerini, tavrını
gözümüzde daha iyi canlandırabilmek için bu dil gerekliydi
bence. Eğer onun cümleleri de İstanbul Türkçesiyle yazılsaydı
daha büyük bir sorun olurdu. Tüm eğitimine, bilgeliğine rağmen
Beyaz Hala yaşlı bir köylü kadınıdır ve
yörenin kültürel izlerini taşımaktadır.
Viki ve Ali Osman'a gelince.
Onlar aynı soydan olsalar da birbirlerinden habersiz büyümüşler
ve onların durumundaki iki gencin arasında bir çekimin olması
-doğa gereği- kaçınılmazdır. Bir kere, kimsenin bilmediği ve
kolay kolay hakedemeyeceği bir sırrı biliyor olmaları yeterince
büyülü. Üstelik Viki hayatını bir hikaye uğruna ertelemiş
biri. Tam da hikayenin çözümlendiği ve hayatını ertelemek için
bahanesi kalmadığı bir sırada öyle bir adam karşısına çıkıca
ona ilgi duyması o kadar doğal ki. Mehmet derinlikli bir adam
olsaydı ve doğru zamanda Viki'nin karşısına çıksaydı Viki ona
da ilgi duyabilirdi.
Biz her romantik çekimi aşk
sanıp evlilik beklentisine giriyoruz.
Oysa romanın sonunda
biri işine, diğeri tatlı anılarla ülkesine dönüyor. Onların
arasında geçenin sadece insani bir eğilim olduğunu düşünüyorum.
Kitap okumanın faydaları
çokça sıralanabilir ama en değerlisi insana çaktırmadan genel
kültür yüklemesi. Mesela, bu romanı okurken öğrendim ki Yeni
Zelanda'nın yerlileri Maorilerdi ve oraya Yeni Zelanda adı
verilmeden önce Maori dilinde zaten tek bir sözcükten oluşan bir
adı vardı ve o isim -Yeni Zelanda adalarının görüntüsünden
dolayı- Uzun Beyaz Bulut anlamına geliyor. O tek sözcüğü buraya
yazmıyorum çünkü bizim dilimizin yapısına hiç uymayan bu isim
akılda kalacak cinsten değil. Öyleyse kitaba baka baka harfleri
buraya geçirmenin bir manası yok sanıyorum.
Ayrıca öğrendim ki Yeni Zelanda'da yoğurt bizdeki gibi mayadan
değil, yoğurt kültüründen yapılıyor. Ancak özel bir merakla
araştırılarak öğrenilecek bu bilgileri sadece bir roman okuyarak
da öğrenebilirsiniz!
Daha önce "İki
Yeşil Susamuru" adlı eserini de okuduğumdan yazarın tarzı
konusunda kendimce bir çıkarımda bulunabildim bu sefer. Öyle
görünüyor ki yazar eserlerini net, hiçbir şüpheye meydan
bırakmayacak şekilde bitirmiyor. Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'nun sonu
oldukça açık gibi görünse de Ali Osman Taylar'ın son bölümlerde
Viki'ye söyledikleri insanın kafasını karıştırıyor.
Beyaz Hala'nın koyu İngiliz
aksanı, gösterdiği fotoğraflar ve anlattıkları arasında mantık
hatası bulunmaması yeterince inandırıcı. Zaten Viki de inanmaya
dünden razı. Fakat Ali Osman'ın argümanları da oldukça güçlü.
Ayrıca Meryem'in
babasının sünnetçi olması, küçükken babasını gizli gizli
sünnet yaparken izlemesi ve
Alistair'ı sünnet etmesi bana pek abartı geldi. Sanki bir mantık
hatasını engellemek için özellikle eklenmiş gibi. Çünkü
Türkiye'de kırsal bölgede yaşayan bir kadın gözü ne kadar kara
olursa olsun bir erkeği sünnetsiz kabul etmez.
Belki de Viki'nin
büyükdedesinin hikayesinin gerçek olup olmaması değildir önemli
olan. Buna inanmak, böyle hayatların yaşanabileceğini düşünmek
ve tarihi tek taraflı okumamaktır mesele.
Belki de özellikle böyle bir son seçmiştir yazar. Çünkü önemli
olan hikayenin yaşanmış olup olmadığı değil, verilmek istenen
mesajlardır. Ya da hikaye hayal ürünü olduğu için böyle
belirsiz bir son
seçmiştir. Sonuçta savaş gerçekti, Anzaklar gerçekti,
Gelibolu'da savaşan Türkler gerçekti ama
romandaki Er Alistair
John Taylor değil. Böyle bir durumda,
gerçekten yaşandığını
ima etmek
bir sorumluluk gerektirir.
Eylül 2017
Nur Sava

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder