1 Ekim 2017 Pazar

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu - Buket Uzuner / / Kitap Yorumu




İlk 4 paragraftan sonrası fena halde SPOILER içerir.

Yolunu duygularını takip ederek bulan ben, kitap seçimi yaparken bile doğru zamanın gelmesini beklerim. Bazen elime rastgele geçen bir kitabı hemen büyük bir tutkuyla okuyabilirim. Bazen canım okumak istemez hiç. Okumam ben de, sessizce beklerim hislerimin bir işaret göndermesini. Bazense bir kitabı kafama koyar, ancak aylar sonra okuyabilirim. Bir kıvılcım beklerim yine adeta.

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'yu kafamdaki hayali okuma listesine ne zaman ekledim hatırlayamıyorum artık. Ancak, kitaba aç kaldığım bir zamanda karşıma ikinci el olarak çıkınca -kütüphaneden ödünç almayı daha önce planlamış olsam da- dayanamayıp aldım.

Büyükdedesinin savaşta ölmediğine ve Gelibolu'da kaldığına inanan Yeni Zelandalı genç bir kadının Gelibolu'ya gelmesiyle başlıyor roman. Yanındaki turist rehberiyle birlikte köy kahvesinde bir konuşma düzenlemek istese de işler umduğu gibi gitmiyor. Köylünün çok değerli Müslüman bir Türk kahramanı olarak kabul ettiği, sevip saydığı bir adama dünyanın öbür ucundan bir torun çıkması önce köyü sonra tüm ülkeyi karıştıyor ve haliyle böyle onurlu, dini bütün bir adama öyle bir iftira isnat edilmesinden hoşlanmıyorlar. Ne ki bu kadın büyükdedesi olduğuna inandığı adamın hayatta kalan yakınlarından Beyaz Hala'yla görüşmeyi başarır. Kendini evine kapatan, belli kişiler dışında kimseyle görüşmeyen, köyeküsmüş, inatçı Beyaz Hala bu kadını evine alıyor ve mektuplar ortaya çıkıyor.

Bu romanı iki kısma ayırıyorum ben. İlki Victoria Taylor'ın köye gelişi ve Beyaz Hala'yla mektupların karşılıklı okunması. İkinci kısımda ise Beyaz Hala ile Viki'nin karakterlerinin, geçmişlerinin incelenmesi ve en önemlisi de gerçeğin yavaş yavaş ortaya çıkması. Aslında eserin esas kahramanları Victoria ile Beyaz Hala denilebilir. Hatta tek başına Beyaz Hala bile denilebilir! Gerçek bir hikayeye değil de kurguya dayanan bu roman sadece güzel bir tarihi roman olarak görülmemeli bence. Olaylar günümüzde geçiyor ve Alistair John Taylor'ın hikayesi aslında arka planda işleniyor. Ayrıca Beyaz Hala öyle ilginç bir karakter ki onu çözümlemek öyle kolay olmuyor. Oysa daha ilk sayfalardayken anlıyorsunuz gerçekte kimin kim olduğunu. Ben ilk başta "Bu kitap niye bu kadar uzun ki, her şey ayan beyan ortada işte." diye düşünmüştüm. Fakat esas heyecan kitabın ikinci kısmındaymış ve verilmek istenen başka mesajlar da varmış. Sonlara doğru ise yeniden kısırlaşıyor kurgu.

SPOILER

Eseri bir bütün olarak sevdiğimi, filmi olsa izlemekten keyif alacağımı ve liselerde okutulması gerektiğini düşünsem de insanı sorgulayan bazı detaylar da yok değil. Nasıl olur da koca köy fiziksel olarak Türke benzemeyen, Türkçe konuşamayan bir adamın hakiki bir Türk olduğuna yıllarca şüphe duymadan inanır? Peki Beyaz Hala'nın konuşmaları neden yöresel bir ağızla yazılmış? Viki'yle İngilizce konuştuklarını araya giren detaylar aracılığıyla biliyoruz. Kitabı okurken zaman zaman hangi dilde konuştuklarını anlamakta zorlandım. Bir de Ali Osman Taylar ve Victoria Taylor arasındaki romantik bağdan hoşlanmadım. Çünkü bu ikisi her ne kadar birbirlerinden uzak büyüyüp birbirleri için bir yabancı gibi olsalar da esasen aynı soydan. Birinin dedesi, öbürünün büyükdedesi. İlla ki aşka yer olacaksa turist rehberi Mehmetle olabilirdi. Mehmet'in bir şekilde bu gerçeğe dahil edilmesi fena bir şey olmazdı diye düşünüyorum. Ancak onun o sığ karakterinin eserde bir yeri olduğu da aşikar.

Yukarıda dikkat çektiklerime inat, başka bir pencereden bakacağım. Kitapta köylülerin Alican Çavuş'un asıl milliyetiyle ilgilenmemesi oldukça güzel toparlanmış. Bir kere Türk olarak kabul gören, Türktür bu topraklarda. Alistair bir yabancıydı ama samimiydi ve onun samimiyetini köylü sevdi. Tıpkı Victoria'yı samimi olduğu için kendi milletlerinden olan fakat sansasyon peşindeki gazetecilere tercih ettikleri gibi. Ayrıca o, köydeki tek genç yetişkin erkek olduğundan köylülerin bunun üzerine eğilip dert etme lüksleri de yoktu. Bir de Meryem faktörü var. Gözükara, inatçı bu kadın için zaten diğerlerinin ne düşündüğünün hiçbir önemi yok, o da kendince hazırlamış ortamı. Sonra Beyaz Hala ile Viki'nin diyalogları olması gerektiği gibi İngilizce yazılsaydı çok büyük bir akıcılık sorunu çıkardı eserde. Ütelik İngilizcesi iyi olanlar için bile sorunlu olurdu ki Beyaz Hala günümüzdeki İngilizceyi kullanmıyor. Beyaz Hala'nın koyu İngiliz aksanıyla konuştuğunu vurgulamak için yöresel bir dil kulanılmıştır diye düşünüyorum. Ayrıca o, sıklıkla Türkçe olan yöresel sözcükler sıkıştırır aralara. Onun mimiklerini, tavrını gözümüzde daha iyi canlandırabilmek için bu dil gerekliydi bence. Eğer onun cümleleri de İstanbul Türkçesiyle yazılsaydı daha büyük bir sorun olurdu. Tüm eğitimine, bilgeliğine rağmen Beyaz Hala yaşlı bir köylü kadınıdır ve yörenin kültürel izlerini taşımaktadır.

Viki ve Ali Osman'a gelince. Onlar aynı soydan olsalar da birbirlerinden habersiz büyümüşler ve onların durumundaki iki gencin arasında bir çekimin olması -doğa gereği- kaçınılmazdır. Bir kere, kimsenin bilmediği ve kolay kolay hakedemeyeceği bir sırrı biliyor olmaları yeterince büyülü. Üstelik Viki hayatını bir hikaye uğruna ertelemiş biri. Tam da hikayenin çözümlendiği ve hayatını ertelemek için bahanesi kalmadığı bir sırada öyle bir adam karşısına çıkıca ona ilgi duyması o kadar doğal ki. Mehmet derinlikli bir adam olsaydı ve doğru zamanda Viki'nin karşısına çıksaydı Viki ona da ilgi duyabilirdi.

Biz her romantik çekimi aşk sanıp evlilik beklentisine giriyoruz. Oysa romanın sonunda biri işine, diğeri tatlı anılarla ülkesine dönüyor. Onların arasında geçenin sadece insani bir eğilim olduğunu düşünüyorum.

Kitap okumanın faydaları çokça sıralanabilir ama en değerlisi insana çaktırmadan genel kültür yüklemesi. Mesela, bu romanı okurken öğrendim ki Yeni Zelanda'nın yerlileri Maorilerdi ve oraya Yeni Zelanda adı verilmeden önce Maori dilinde zaten tek bir sözcükten oluşan bir adı vardı ve o isim -Yeni Zelanda adalarının görüntüsünden dolayı- Uzun Beyaz Bulut anlamına geliyor. O tek sözcüğü buraya yazmıyorum çünkü bizim dilimizin yapısına hiç uymayan bu isim akılda kalacak cinsten değil. Öyleyse kitaba baka baka harfleri buraya geçirmenin bir manası yok sanıyorum. Ayrıca öğrendim ki Yeni Zelanda'da yoğurt bizdeki gibi mayadan değil, yoğurt kültüründen yapılıyor. Ancak özel bir merakla araştırılarak öğrenilecek bu bilgileri sadece bir roman okuyarak da öğrenebilirsiniz!

Daha önce "İki Yeşil Susamuru" adlı eserini de okuduğumdan yazarın tarzı konusunda kendimce bir çıkarımda bulunabildim bu sefer. Öyle görünüyor ki yazar eserlerini net, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde bitirmiyor. Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'nun sonu oldukça açık gibi görünse de Ali Osman Taylar'ın son bölümlerde Viki'ye söyledikleri insanın kafasını karıştırıyor.

Beyaz Hala'nın koyu İngiliz aksanı, gösterdiği fotoğraflar ve anlattıkları arasında mantık hatası bulunmaması yeterince inandırıcı. Zaten Viki de inanmaya dünden razı. Fakat Ali Osman'ın argümanları da oldukça güçlü. Ayrıca Meryem'in babasının sünnetçi olması, küçükken babasını gizli gizli sünnet yaparken izlemesi ve Alistair'ı sünnet etmesi bana pek abartı geldi. Sanki bir mantık hatasını engellemek için özellikle eklenmiş gibi. Çünkü Türkiye'de kırsal bölgede yaşayan bir kadın gözü ne kadar kara olursa olsun bir erkeği sünnetsiz kabul etmez.

Belki de Viki'nin büyükdedesinin hikayesinin gerçek olup olmaması değildir önemli olan. Buna inanmak, böyle hayatların yaşanabileceğini düşünmek ve tarihi tek taraflı okumamaktır mesele. Belki de özellikle böyle bir son seçmiştir yazar. Çünkü önemli olan hikayenin yaşanmış olup olmadığı değil, verilmek istenen mesajlardır. Ya da hikaye hayal ürünü olduğu için böyle belirsiz bir son seçmiştir. Sonuçta savaş gerçekti, Anzaklar gerçekti, Gelibolu'da savaşan Türkler gerçekti ama romandaki Er Alistair John Taylor değil. Böyle bir durumda, gerçekten yaşandığını ima etmek bir sorumluluk gerektirir.


Eylül 2017

Nur Sava

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder