22 Aralık 2016 Perşembe
Sadece Bir Kısmı
"Zamanı durdurabilir misin?" diye sordu bana. Öyle saf ve çocuksu bir meraktı ki onunkisi "Durdurabilirim." deseydim inanırdı. "O durmaz ki." dedim çaresizce. "Onu kimse engelleyemez." Ona kim hükmedebilirdi ki? O tuhaf şeyi kim gerçekten tanıyordu ki? "Bir şeye hükmedebilmek için onun zayıf yönlerini yakalaman gerekir." diyebildim bir tek."Saatler ve dakikalar?" dedi sonra. "Saatler ve dakikalar..." dedim ben de: "Doğaya hükmetmek için uydurduklarımızdan sadece bir kısmı." Durdu ve "hükmetmek" dedi sonra. "O ne aciz bir kelime öyle..." Derince bir iç çekti. "Eğer güçsüzsen hükmetmek istersin." dedim. O ise durdu yine ve daldı derinlere. Ben de daldım derinlere. "Saatler ve dakikalar." dedi tekrar, neşeliydi bu kez. "Anlaşabilmek ve birlikte yaşayabilmek için ürettiklerimizden sadece bir kısmı."
Nur
Fotoğraf : Pixabay
17 Ağustos 2016 Çarşamba
Biraz...biraz eksik
"Yaz'ın nasıl geçiyor?" diye sorma bana. Ya da bir günümü kısaca özetlememi bekleme benden. Ağustos böceği gibi desem yalan, karınca gibi desem yine yalan. Yalan değil eksik. Herhangi bir şeyi tek bir sıfatla tanımlamamı isteme benden. Özetleyemem ben öyle her şeyi tek bir kelimeyle. Kısa cümleler kuramam. Uzun uzun anlatmaya kalksam, kaçar gidersin. "Çok detaycısın." diyerek geçiştirme beni lütfen. "Kendinden biraz bahsetsene." deme bana. "Çok zor soruyorsun." derim. Nasıl tanımlayayım ben kendimi biraz? Biraz... biraz eksik. Biraz tanıtsam kendimi, biraz eksik kalır. Yalancı sanırsın sonra beni, eksik yerleri kafanda tamamladığından. Hangi tarafı tuttuğumu sorma bana. Tarafsızım diye de bertaraf olduğum zannına kapılma sakın. Ortadayım diye arafta kaldığımı düşünme.
"Bu konuda ne
düşünüyorsun?" diye gelme bana, eğer kısa cevaplar vermemi
istiyorsan. Sonuna kadar dinlemeyeceksen beni, beni zorda bırakma.
Biraz isteme benden. Biraz...biraz eksik.
16 Ağustos 2016 Salı
İnsan...
İnsan... Hem çok karmaşık hem de çok basit. Hem çok güçlü hem de çok aciz. Hem çok yalnız hem de kalabalıklar içinde şen şakrak. Hem korkusuz hem korkak. Hem çok bilge, aydın hem de çok cahil, zırcahil. Hem çok masum hem de çok zalim. Hem dost hem düşman. Hem eşsiz, biricik, bir tek hem de bir farkı yok diğerlerinden. Hem açar tüm imkanlarını, paylaşır her şeyini hem de vermez yağmurlu günde bir damla su. Hem hareket edemez “Elalem ne der?” korkusundan hem de kim ne derse desin kendi bildiğini okur hiçbir şeyi umursamadan.
Hem bir ot’tan başkası değildir insan hem de dallarından meyvelerin sarktığı görkemli bir ağaçtır o.
İnsanı tek bir kelimeyle özetleyebilir misin? Tuhaf, karmaşık, acayip, beşer, değişken... Ne bileyim ben. Herhangi bir şeyi tek bir sözcükle tanımlayabilir misin?
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Marslılar ve Venüslüler // Kitap Yorumu
Bir
süre önce okuduğum iki kitaptan bahsetmek istiyorum. Birincisi
90’lı yıllarda yayımlanan ve oldukça popüler olan ‘’Erkekler
Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten.’’
Kitabın
yazarı John Gray Amerikalı bir ilişki danışmanı. Kitabında
kendi hayatından ve hastalarından örnekler vererek kadın-erkek
arasındaki farkları, düşünce yapılarını ve birbirlerini nasıl
yanlış anlayıp tartıştıklarını anlatıyor. İlişkilerde her
iki tarafı da tatmin edici orta yollar da sunuyor. Üstelik
kişiliğinizden ödün vermeden.
Aslında tüm o kavgaların, tartışmaların çoğu gereksiz, boş yere
üzüyoruz kendimizi. Farkında olmasak bile suç sadece tek tarafta
da değil.
Sadece
kadın-erkek ilişkilerinde değil, insan ilişkilerinin çoğunda
yaşanan tartışmaların birbirimizi yanlış anlamaktan, aslında
birbirimizi gereği gibi anlamaya -bile- çalışmamaktan
kaynaklandığına inanıyorum. Kitapta da bunu görüyorum.
Kadınlar
da erkekler de karşı tarafı kendileri gibi sanıyor ve ona göre
davranıyor. Güzel bir ilişkide karşı cinsten ne bekliyorlarsa
onlar da karşı cinse onu veriyor. Aslında kötü bir amaçları da
yok. Fakat her iki tarafın da düşünce yapısı, evlilikten
beklentileri, sözcükleri ve olayları yorumlama biçimi farklı
olduğundan bu durum sorun çıkartıyor. Sorunlar büyüyor ve işler
çığırından çıkıyor. İki taraf da ilişkileri için her şeyi
denemiş olduğunu sanıyor. Ama bu sadece bir sanı. Birbirlerini tanımıyorlar, birbirlerinin isteklerini göremiyorlar.
Kitabında
bir masal kurmuş John Gray. Kadınlar ve erkeklerin geçmişte
farklı gezegenlerde yaşadığını sonradan tanışıp
kaynaştıklarını ve farklılıklarının bilincinde bir arada
mutlu mesut yaşayabildiklerini anlatıyor. İki gezegeninde kendine
has kültürel özellikleri var ancak Marslılar da Venüslüler de
bu farklılıkların bilincindeler ve saygı duyuyorlar. Zaten bu
bilinç sayesinde birbirlerini üzmeden birlikte yaşamayı
becerebilmişler. Ne olduysa bu bilinci kaybettikten sonra olmuş.
Artık birbirlerini anlayamamaya başlamışlar ve sorunlar,
tartışmalar doğmuş. Sorunların çözümü için gereken ilk
koşul ise bu farkındalığı yeniden sağlamak ve biraz da
kendimize bakmak.
John
Gray’in böyle bir yöntem kullanması çok sevimli olmuş. Hem
birbirimizden ne kadar farklı olduğumuzu net bir şekilde
vurguluyor hem de okurken sıkmıyor, masalsı bir hava katıyor.
Üstelik yazarın kendini ifade edebilmesi açısından da iyi bir
yöntem olmuş böyle bir kurgu. Kitapta çok tekrar var gibi ama
sorun değil. Anlaşılması açısından önemli çünkü bu. Bir de
her şey birbirine bağlı, o yüzden böyle görünüyor olabilir.
Aslına
bakılırsa insanları kesin çizgilerle ayırmak pek hoş görünmüyor
bana. Her insanı tek tek tanımamız ve değerlendirmemiz
gerektiğine inanıyorum. Kesin ifadelerle ‘’Kadınlar şu, şu
özelliklere sahiptir; erkekler ise şu, şu...’’ gibi ifadeler
olumlu sıfatlarla devam etse bile ben çok hoş görmüyorum bunu.
Çünkü kişilik ve beceri dediğimiz şey sadece cinsiyetimize
bağlı bir şey değil.
Ama
yine de itiraf etmeliyim ki böyle ifadeleri ben de kullanıyorum
gocunmadan. Ne yapayım bazı şeyler de gayet ortada, farklıyız
işte. Üstelik bu farklılıklar sinirbilimsel gerçeklere
dayanıyor. Sadece ve sadece toplumsal değil yani mevzu.
Bir
de işin çok da samimi olmayan bir yönü var. Aslında bu yüzden
rahatsız oluyorum bu tarz klişelerin sürekli dile getirilmesinden.
İnsanları gelişime kapatıyor sanki.
Örnek
vermek gerekirse; kadınların dedikoduya bayıldıklarına dair
tonla laf duyarsınız. Kız Whatsapp grupları, günler falan...
Kimse dedikodunun masum bir şey olduğunu iddia edemez ama bunu
‘’İki kadın bir araya geldiğinde hemen üçüncüsünü
çekiştirmeye başlarlar.’’ şeklinde sunarsanız, dedikoduyu
kadın olmanın doğal bir sonucu gibi gösterirseniz; kadınlar
dedikodudan vazgeçmeyeceklerdir. Bunun sevimli, efsanevi bir yönü
olduğuna inandırdıktan sonra kadınları bunun kötü bir şey
olduğuna nasıl ikna edersiniz? Gerçi kimse insanların arkasından
konuşmanın çok da doğru bir şey olduğunu savunmaz ya.
Savunmaz
ama bu öyle gösteriliyor ki sanki çok sevimli, masum ve eğlenceli
bir şey. Sanki o kadar da kötü değil. Kadınlar
konuşacak başka şeyler bulamaz mı?
Bir
de erkeklerin kadınları dinlemediklerine, duygudan anlamadıklarına,
duygularını bastırdıklarına dair laflar var. Aslında bunlar boş
laf sayılmaz, sinirbilimsel temellere dayanıyor. Ama yine
de onları ‘’duygusuz odun, empati yoksunu, öküz’’ gibi
sıfatlarla tanımlamamızı hak etmiyorlar bence. Hak etmiyorlar
çünkü ellerinde olmayan bir şey için onları suçlayamayız.
Fakat onları bu hale getiren de yine biziz. Böyle klişeler onları
da gelişime kapatıyor. ‘’Erkekler ağlamaz, güçlüdür.’’
diyip durursak onlar da zayıf görünmemek adına duygularını
-mecburen- örteceklerdir. Kadınlar duygusal diye kadınları zayıf
olmakla suçladıklarında onlara kızmaya hakkımız yok bence. Eğer
erkeklerin, kadınların duygularından anlamadıklarını söyleyip
durursanız, zamanla bunu kabul edecekler ve anlamak için
uğraşmayacaklar bile.
Konudan
uzaklaştım biraz. Dedikodu kısmı falan tamamen benim fikirlerim.
Amacım zaten kitapla ilgili yorumlarımı paylaşırken konuyla
ilgili diğer düşüncelerimi de araya sıkıştırmaktı. Zemin
hazırlıyorum anlayacağınız. Ne yapayım bu da benim yöntemim
olsun. :)
Kitaba
dönecek olursak, severek tavsiye edebileceğim bir kitap.
Psikolojiden, insan ilişkilerinden anlamak bir artı katar insana.
Sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorsak karşı cinsin ihityaçlarını
da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Aslına bakılırsa bu kitabı
okumak sadece eşinizle olan ilişkinize değil diğer insanlarla,
hemcinslerinizle, anne-babanızla olan ilişkilerinize de kalite
katmanıza vesile olabilir. Tanık olduğunuz olayları geniş bir bakış açısıyla yorumlayabilme yetisi kazandırabilir. Hepimiz insanız.
Önceliklerimiz, beklentilerimiz, ihtiyaçlarımızın şiddeti
değişiklik gösterse de ihtiyaç ihtiyaçtır ve gereği gibi
karşılanmalıdır.
Aslında
ben John Gray’in kitabını okumadan önce Serkan
Karaismailoğlu’nun ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ adlı
kitabını okumuştum. 2015 yılında çıkan bir kitap, yeni sayılır
daha. Serkan Karaismailoğlu bir evlilik terapisti değil,
sinirbilimci. Kitabının ilk sayfalarında John Gray’in kitabına
atıf olduğu için onu da okumak istemiştim.
Kadınlarla
erkekler arasındaki farklılıkları anlayabilmek için iyi bir
gözlemci olmanın ve psikolojiden anlamanın yanında işin sinirbilimsel yönüne de bakmak
gerekiyor.
Sadece duyduğumuz kalıp yargılara kalırsak
anlamlandırmakta zorlanabiliriz. Sanarız ki her şey toplumun suçu,
toplum insanları bu şekilde yönlendiriyor. Haksız da sayılmazlar
ama toplumu da günah keçisi yapmaya gerek yok.
Serkan
Karaismailoğlu kitabında işin sinirbilimsel yönüne atıf
yapıyor. Yapılmış bazı deneylerden söz ediyor. Zaten insan
neyin neden olduğunu bilince endişelenmesine ya da inatlaşmasına
gerek de kalmıyor. Orta yol bulunuyor kendiliğinden.
Yalnız
sinirbilimsel falan deyince öyle terimlerle dolu kafa karıştırıcı
bir şey anlaşılmasın. Kitapta bilimsellik olsa da bilim
kategorisine alamıyoruz tam olarak. Mizahi bir dille yazılmış
olan bu kitap yayınevinden ‘’Toplumsal ve Bireysel Gelişim’’
kategorisinden çıkmış. Ben yeni çıktığı zamanlarda kitapçıda
bilim bölümünde dört dönmüştüm de bulamamıştım. :)
Hani
insanları kesin çizgilerle ayırmamaktan, herkesi tek tek
değerlendirmekten bahsetmiştim ya. İşte bu düşüncem şimdi
devreye girecek.
Kitabın
adı ‘’Kadın Beyni Erkek Beyni’’ olsa da Serkan
Karaismailoğlu ‘beyin cinsiyeti’ mevzusuna gönül vermiş
durumda. Beyin Cinsiyeti ?
Şöyle
ki beynimizin bir cinsiyeti var ve biyolojik cinsiyetimize ve cinsel
yönelimlerimize bağlı kalmak zorunda değil. Yani siz dişi
beyinli ve heteroseksüel bir erkek ya da erkek beyinli ve
heteroseksüel bir kadın olabilirsiniz. Anne karnında beyin
gelişimi sırasında maruz kalınan hormonlara göre şekillenen bu
durum bizim hafıza, öğrenme, empati, üç boyut algısı gibi
bilişsel yeteneklerimizle alakalı.
Hani
erkekler araba motorundan falan daha iyi anlar deriz ya. İşte bu
sadece aileler erkek çocuklarını öyle yönlendiriyor diye değil.
Erkek beyin nesneleri üç boyutlu tasavvur etmede dişi beyne göre
daha başarılı. Erkeklerin çoğunun erkek beyinli, kadınların
çoğunun da dişi beyinli olduğunu düşündüğümüzde erkekler
yeteneklerinden dolayı kendileri yöneliyorlar araba motorlarına,
bilgisayarın iç parçalarını söküp takmaya. Tabii birçok
istisnai durum söz konusu olabiliyor. Araba motorundan anlamayan bir
erkeğe de ‘’dişi beyinlidir’’ diyemeyiz hemen. Önemli bir
parametre olur sadece.
Bu
sadece bir örnek. Kitapta daha başka örnekler de bulabilirsiniz.
İşin en can alıcı kısmı ise kendi beyin cinsiyetiniz hakkında
fikir sahibi bile olabilirsiniz. Benim anladığım kadarıyla ben
biraz erkek beyinli bir kadınım.
Bir
gün bir kız arkadaşım ve küçük kız yeğenim yaşadıkları
bazı sorunları bana anlattıkları sırada bir şey fark ettim ki
ben ‘’bir erkek beyinli’’ ve ‘’bir Marslı’’ olarak
tepki veriyorum. Tabii ki arkadaşımın ve yeğenimin aradığı
teselli bu değildi. Ben de bundan sonra John Gray’den öğrendiğim
taktikleri uygulamaya karar verdim. Bir-iki denemeyle başarıya
ulaşamadım ancak öğrendiklerimizi hayata geçirmeye çalışmazsak
ne anlamı kalır? Ben böyle bir gerçekten haberdar oldum bir kere.
Ne ben onları gereği gibi teselli edemediğim için suçluyum (ya
da anlayışsız) ne de onlar benim tesellimle tatmin olamadıkları
için zayıf. Birçok kişiyi
‘’katı/soğuk/duygusuz/düşüncesiz/anlayışsız/zayıf/aşırı
duygusal’’ gibi kelimelerle yaftalıyoruz. Peki bu suçlamaları
hak ediyorlar mı?
Ben
bahsettiğim bu iki kitabı da birbirini tamamlayıcı olarak
görüyorum ve okuyacak olanlara da sadece tek bir alana
yönelmemelerini tavsiye ediyorum. İnsan ne tek başına biyolojik
ne tek başına sosyolojik ne de tek başına duygusal bir canlıdır.
İnsan hem biyolojik hem akıllı hem duygusal hem inançlı hem de
sosyal bir canlıdır. Yab-bozun parçalarını iyice inceleyin ve
yerlerine oturtmaya bakın.
1 Temmuz 2016 Cuma
Güneş Geri Geldi // Hikaye
Genç çift artık çıkışa yöneliyordu. Normalde uzun süren alışverişlerden nefret etmesine rağmen kızın yanında geçirdiği her an değerliydi oğlan için. Kızın kararsızlıkları, tüm mağazalara girip çıkması, gerekli gereksiz her şeyi denemek istemesi yer yer katlanılmaz olsa da oğlan yine de sabrının sınırlarını zorluyordu. Niye katlanmasın ki? İstediği tek şey onunla bir saniye daha fazla geçirmek değil miydi? Kızın durumu da çok farklı sayılmazdı. Normal şartlarda alışverişte bu kadar çok zaman harcamazdı. Ne alacağını önceden planlar, bütçesini belirlerdi. Neye ihtiyacı olduğunu ve öncelikli kriterlerini bilirdi her zaman. Bütçesini aşan ve kriterlerine uymayan şeylerle ilgilenmezdi bile. Kararsızlıkları ve gördüğü her şeye sahip olma isteği zaman zaman onu sıkıntıya soksa da sınırlı tuttuğu bütçesi onu dengelerdi. Ama bugün işler değişmişti. Oğlanın yanında bir an daha fazladan geçirmek için normalde elini bile sürmeyeceğe kıyafetleri inceliyor, kararsız kalmış gibi yapıyordu. ‘’Belki burda daha iyisini buluruz.’’ diye diye girmediği dükkan kalmamıştı, oysa o da biliyordu her mağazada ‘’moda’’ adı altında aynı kıyafetlerin satıldığını. Hangi mağazaya girseler ‘’Ne bakmıştınız?’’ diyen, sürekli peşlerinde dolaşan tezgahtarlar da sinirlerini bozmaya başlamıştı. Çıkışa yöneliyorlardı artık. Tüm çarşının altını üstüne getirmiş olsalar da ellerinde sadece birkaç poşet vardı. Kız tüm duygusal coşkusuna, içindeki sınırtanımaz dürtülere rağmen temkinli yaklaşmış, alışverişte kendini kaybetmemeye özen göstermişti. Amaç zaten birlikte daha fazla zaman geçirmekti, daha fazla ıvır zıvır almak değildi. Çarşıdan çıktıktan sonra meydana doğru yürüdüler. Oğlan unuttuğu bir şey aklına yeni gelmiş gibi atıldı:
-Ver poşetleri ben tutayım.
-Gerek yok, zaten yoruldun sen de.
-Olsun olsun, taşırım ben.
Ağır olan poşetleri oğlana verdi kız. Her ne kadar ‘’Gerek yok.’’ demiş olsa da ‘istemem yan cebime koy’ havaları aşikardı. ‘’Gerek yok.’’ demesi sadece bir formalitenin gereğiydi. Eğer oğlan düşüncesizlik ederek teklif etmeyi unutsaydı kız bunu elbette kafaya takardı.
-’’Siz kadınlar alışverişi niye bu kadar seviyorsunuz anlamam. Biz bir mağazaya girer, alacağımızı alır sonra geri döneriz. ‘’
-’’İstersen bir elektronik mağazasına gidelim ve kimin alışverişi sevdiğini orda tartışalım.’’ diye muzip bir cevap verdi kız.
Bunun üzerine oğlan yüzünü öte yana çevirip gülümsedi, kenara sıkıştırılmıştı ve bir cevabı yoktu. Ama bundan rahatsız da olmamış aksine memnuniyet bile duymuştu.
-’’Maksat eşyaya düşkünlük ve güzel görünme çabasıysa sizinle bizim aramızda aslında hiçbir fark yok.’’ diye devam etti. Oğlan tekrar kıza yönelmiş ve söylediklerini dikkatle dinliyordu. Bugüne kadar kızlarla kurduğu tüm ilişkiler oldukça laubai ve cıvıktı. Öyle ilişkiler eğlenceli gibi dursa da keyif vermemişti oğlana. Aksine içini sıkmıştı. Boş bir hayal, bir ilüzyon bir yalan gibiydi her şey. Oğlan, herkesin böyle ilişkiler yaşadığını görmüş olsa da kimsenin aradığının bu olmadığına ikna olmuştu. Tam karşısında duran kızın da aynı bilinçte olduğunu sezinlediği için onunla ilgileniyordu.
-’’Biz evlerimizi kıyafetle doldururuz, siz en son çıkan elektronik eşyalarla. Biz moda kataloglarını takip ederiz, siz araba dergilerini. Biz saçımıza şekil veririz, siz sakalınıza. Biz makyaj yaparız, siz de kas yaparsınız.’’ Kız oğlana ‘’daha sayayım mı?’’ der gibi bakarken oğlan:
-Kadınlarla erkekler arasında pek de bir fark yok mu diyorsun?
-Büyük bir iddiada bulunamam ama en azından bazı konularda öyleler. Tabii esas mesele olaylara nasıl baktığınla ilgili. Öznel bir yorum yani benimkisi.
Meydanın ortasına geldiklerinde hiç beklemedikleri bir anda gök gürlemeye başladı, onu yağmur takip etti. Konuşmaya o kadar dalmışlardı ki havanın bulutlanmış olmasını bile fark etmediler oysa çarşıya girdikleri sırada güneşin sıcağından kaçma derdindeydiler.
Yağmur giderek şiddetini arttırıyordu. Yanlarında ne bir şemsiye ne de bir hırka vardı. Sağanak yağmurun altında, meydanın tam ortasında kalakalmış olmalarına rağmen kız halinden oldukça memnundu. Oğlan hemen etrafına bakındı, sığınacak bir saçak altı bulunca kızı kolundan çekiştirip oraya götürmek istedi. ‘’Hadi gel.’’
Kız ise oğlanın çekiştirdiği kolunu kurtardı ve iki kolunu da iki yana açtı, yüzünü gökyüzüne çevirdi. Küçük bir kız çocuğuydu artık o; yağmurun tadını çıkaran, kaygısızca gülümseyen. Ellerini serbest bıraktı. Onu tutan ne vardı ki?
Poşetlerin parmaklarının arasından tereddütsüzce kaymasını şaşkınlıkla izledi oğlan. Poşetler yere düşünce sevinçle ve hızla dönmeye başladı kız. Siyah göz kalemi ve rimeli akmış, makyajla gizlediği çilleri ortaya çıkmıştı. Daha o sabah fön çektirmiş olmasına rağmen hiç rahatsız olmadı bu durumdan. Tek tek arınıyordu.
Yağmurun dinmeye niyeti yok gibiydi. Az önce insandan geçilmeyen o meydanda sadece ikisi kalmıştı artık. Ama kimin umrunda? Sırılsıklam olmalarına rağmen kızın tüm zincirlerden kurtulmasını hayranlıkla izliyordu oğlan. O da özgürleşiyordu. Üzerindeki kuru yeri kalmayan tüm marka kıyafetlerin, su içinde kalmış o pahalı ayakkabıların artık bir önemi kalmamıştı. Ama kimin umurunda?
Kız durdu ve koşarak oğlanın yanına geri döndü, yağmur başladığından beri içindeki küçük kız çocuğu heyecanını asla kaybetmemişti:
-’’Görüyor musun şu insanları?’’ dedi. ’’Artık hepsinin sadece tek bir derdi var. Başka hiçbir şey umurlarında bile değil. Akşama ne yiyeceklerini düşünmüyorlar. Hiçbir dedikodu artık onlar için çekici değil. Onlar sadece yağmurun dinmesini bekliyorlar. ‘’ Kız tekrar uzaklaşmaya ve kollarını açıp çocuk gibi dönmeye başladı. Kısacık sürecek olan bu yaz yağmurunun tadını çıkarmasın da ne yapsın? Tekrar durdu:
-’’Şu takım elbiseli adamı görüyor musun? Hangi ihaleyi umursuyor ki sence şu an? Peki ya şu liseli öğrenci? Hangi sınavın kaygısını yaşıyor ki sence? Şu saçak altlarına, şu otobüs duraklarına bir baksana, herkes nasıl da birlik olmuş. İşte bu kadar kolay görüyor musun? Bu kadar kolay.’’
Oğlan kızın söylediklerini duymuş ve ona hak vermişti. Aynı şeyi düşünüyordu onunla ancak gözü bir anlığına yol kenarındaki fırsattan istifade eden şemsiye satıcısına kaydı. Duyduğu fiyat karşısında şoke olmuştu. Kıza dönüp adamı işaret ederek:
-’’Ben sadece şu kalleş şemsiye satıcısını görüyorum. Üç katı fiyat söylüyor, üç!’’
Kız o adamı farketmiş olsa da oralı olmadı hiç. İçindeki küçük çocuğun heyecanını ve saflığını bir satıcı mı bozacaktı?
- ‘’Şu amcayı görüyor musun? Hiç tanımadığı insanları dolduruyor dükkanına ıslanmasınlar diye. O kalabalıkta biri kasayı boşaltabilir, birileri bir şeyler çalabilir ama onun umurunda bile değil. Ne kadar babacan görüyor musun? Dükkanının kapılarını kapatabilirdi oysa. İnsanlar sadece sığınacak birkaç metrekare yer arıyorlar, sadece birkaç metrekare! ‘’
Derken yağmur şiddetini azaltarak dindi. Yerini güneşe bıraktı. Kara bulutlar oradan tamamen uzaklaştı. İnsanlar sığındıkları yerlerden ayrılmışlardı bile. Hayat normale dönüyordu. Yağmur dinince kızın coşkusu da dindi. Eğilip poşetlerini aldı, içlerine dolan suları boşalttı. Yanlarından iki kadın geçti:
-Her gün akşama ne yemek yapıcam diye düşünmekten bıktım, bıktım!
Bir adam telefonda bir proje hakkında konuşuyor ve karşısındakine çıkışıyordu. Bir öğrenci, girdiği son deneme sınavını arkadaşına anlatıyor ve sınavlara sövüyordu. İki kişinin konuşmasına şahit oldular.
- O kendini beğenmiş geçen gün ne demiş biliyor musun?
- Ne demiş?
- .....
- Aaaa.
- Yaaa, sonra bizimki de ne dese beğenirsin ...
Oğlan:
-Bulutlar çekildi, Güneş geri geldi, kara bulutlar yok artık. Yeniden aydınlandı her yer. Hatta bir gökkuşağımız bile var. Ne büyük bir tezatlık görüyor musun?
*Kalemzade Cengiz Yardım’ın ‘’Bize Yalan Söylediler’’ kitabındaki bir bölümden esinlenilmiştir.
21 Haziran 2016 Salı
Niye Bu Kadar Sevindi Ki? // Hikaye
Küçük, koşarak
girdi içeri. Heyecanla bağırdı:
-’’Kirazlar
olmuş, kirazlar olmuş.’’ Ufacık ellerine sığdırabildiği
tüm kirazları koydu ahşap masanın üzerine. O kadar mutluydu ki,
gözleri öyle parlıyordu ki... Kimimiz onun neşesine ortak oldu,
kimimizin ise ‘’ne olmuş yani, ne gerek var bu kadar galeyana
durduk yerde’’ diyordu bakışları. Çocuk işte alt tarafı
üç-beş kiraz, bir şey sanıyor.
Ufaklık hiç takmadı o bakışları, gördüğü ilgi hoşuna gitti onun. Odaya şöyle bir göz attıktan
sonra
- ‘’Herkese bir tane var.’’ dedi aynı heyecanla aynı
parıltıyla. Ellerini çırptı.
Niye bu kadar
sevindi? Bir tane bile olsa herkesin kiraz yiyebileceğine mi? Bir
tane kiraz neye yeter ki? Niye bu kadar sevindi?
Küçük hiç
kaybetmedi heyecanını, gözlerindeki parıltıyı. Masadaki
kirazları toplamaya giriştiği sırada bir tabak getirdi ablam.
Hazine bulmuş gibi sevindi.
Niye bu kadar
sevindi ki?
-’’Dedee,
bunları yıkamamıza gerek yok dimi?’’ diye sordu ufaklığın
sadece birkaç yaş büyük olan ablası. Kardeşi kadar coşkulu
olmasa da o da heyecanlıydı.
-’’Yok evladım,
zehir atmayız hiç.’’ diye cevap verdi babacan bir tavırla.
Torunlarını neşeli görmek onu da şenlendirmişti anlaşılan.
‘’Yıkamanıza gerek yok.’’ derken ne de keyifliydi.
Ulaşamadıkları bir özgürlüğü ilk defa tattırmış gibi.
Küçücük elleriyle koydu tüm kirazları tabağa. Tek tek dağıtmaya başladı.
Sıram gelince aldım bana düşen kirazı duygusuz, otomatikleşmiş
bir gülümsemeyle.
Ufaklık hiç
susmuyordu.
-’’Dedee, seneye
daha çok kiraz olur dimi?’’
-’’Allah verirse
neden olmasın evladım?’’ Başını okşadı ufaklığın. O ise
anlamadı dedesinin ne demek istediğini. Anlamış gibi yaptı,
bilgece bir şey söylediğini anladı sadece. Anlamadı ne dediğini
ama hissetti belki de.
-’’Kirazlar olmuş, kirazlar olmuş.’’ Ufacık ellerine sığdırabildiği tüm kirazları koydu ahşap masanın üzerine. O kadar mutluydu ki, gözleri öyle parlıyordu ki... Kimimiz onun neşesine ortak oldu, kimimizin ise ‘’ne olmuş yani, ne gerek var bu kadar galeyana durduk yerde’’ diyordu bakışları. Çocuk işte alt tarafı üç-beş kiraz, bir şey sanıyor.
Ufaklık hiç takmadı o bakışları, gördüğü ilgi hoşuna gitti onun. Odaya şöyle bir göz attıktan sonra
Küçük hiç kaybetmedi heyecanını, gözlerindeki parıltıyı. Masadaki kirazları toplamaya giriştiği sırada bir tabak getirdi ablam. Hazine bulmuş gibi sevindi.
Niye bu kadar sevindi ki?
-’’Dedee, bunları yıkamamıza gerek yok dimi?’’ diye sordu ufaklığın sadece birkaç yaş büyük olan ablası. Kardeşi kadar coşkulu olmasa da o da heyecanlıydı.
-’’Yok evladım, zehir atmayız hiç.’’ diye cevap verdi babacan bir tavırla. Torunlarını neşeli görmek onu da şenlendirmişti anlaşılan. ‘’Yıkamanıza gerek yok.’’ derken ne de keyifliydi. Ulaşamadıkları bir özgürlüğü ilk defa tattırmış gibi.
-’’Dedee, seneye daha çok kiraz olur dimi?’’
-’’Allah verirse neden olmasın evladım?’’ Başını okşadı ufaklığın. O ise anlamadı dedesinin ne demek istediğini. Anlamış gibi yaptı, bilgece bir şey söylediğini anladı sadece. Anlamadı ne dediğini ama hissetti belki de.
1 Haziran 2016 Çarşamba
197 Gün, Dr. Saltı ve Küçük Prens // Kitap Yorumu
Eğer ilgi çekici bir konu, akıcı bir dil ve harika bir kurgu, hem bilim hem edebiyat bir kitapta bir araya gelirse o kitabın tadından yenmez. Sultan Tarlacı’nın 197 Gün isimli kitabı da benim için öyle.
Kitap birkaç yıl önce ülkemizde yaşanan ve hepimizin hatırlayacağı bir cinayetten esinlenilerek yazılmış bir polisiye-cinayet romanı olsa da yazarının bir nöroloji uzmanı olduğu ve Parapsikoloji çalışmaları yaptığı düşünüldüğünde iş değişiyor.
Bir nöroloji uzmanından elbette ki terimlerle dolu bir bilim kitabı bekleyebilirsiniz, polisiye ne iş? Doktorlar hastalarıyla ilgilensin. Fakat 197 Gün’ü her ne kadar bilim kategorisine alamasak da bilimden ayrı da düşünemeyiz. Kitabın ana karakteri Dr. Saltı da bir nörolog çünkü.
Lise öğrencisi genç bir kız sevgisilisi tarafından öldürülmüştür, katilin kim olduğu bilinmesine rağmen nerede olduğu bilinmemektedir. Haberler yayınlandığından dolayı kitabın karakterleri de bundan haberdardır ve etkilenirler haliyle ama onlar kendi hayatlarını yaşayan, iş güç sahibi insanlardır. Elbette ki katilin yeri merak konusudur ve polis onu aramaktadır.
Kitapta olayları anlatanlar ise öldükten sonra bir şekilde aramızda kalmaya devam eden; çevresini, insanları, yakınlarını izleyen ve ddüşüncelerini paylaşan ölmüş kişiler. Ölen genç kız da var anlatıcılar arasında, o bize öldükten sonra okulunda olup bitenleri anlatıyor. Fakat fazla karşılaşmıyorsunuz onunla.
Yalnız bu kişiler ölmüş ve tek işleri gözlem yapmak da olsa tüm bildikleri yine kendi şahit oldukları ve kendi yorumladıkları kadar. Yani ölmüş bile olsanız yine kendi bildiğiniz kadarsınız. :)
Kitabın ana karakteri Dr. Saltı Parapsikoloji çalışmaları yapar; her ne kadar bulunduğu çevre tarafından hoş görülmese de Duyular Dışı Algı, Öngörü, Uzaktan Görü mevzularıyla ilgilidir hatta bunların varlığına inanır ve kanıtlamaya çalışır, bir internet sitesi kurup yetenekli insanları bir araya getirmek için çabalar. Bize bunların falcılık, cincilik olmadığını; mekanizmasını tam olarak anlayamasak da bilimsel olarak incelenebileceğini, bunun bir yetenek olduğunu anlatır durur. Yalnız bunu çok güzel bir üslup ile yapar. Fazla sıkmaz, terimlere boğmaz. Romanın içinde akar gider, keyifle okursunuz. Sanki karşınızda biri anlatıyormuş gibi. Kitabı bitirdiğinizde ise konuyla ilgili başlangıç seviyesinde bilgilenmiş olursunuz. Güzel bir başlangıç.
Yaptığınız bir çalışmada -bu bir kitap, konuşma, film ya da tiyatro oyunu olabilir- insanlara mesaj verme amacı güdüyorsanız dikkatli olmak gerekir. Eğer çok bilmiş bir tavırda, öğüt verir gibi ya da göze sokarcasına yaparsanız amacınıza ulaşamazsınız, insanlar bu duruma karşı set çekerler. Mesaj olduğu için de açık olmalıdır ki anlaşılsın, yerine ulaşsın. Yoksa ne anlamı kalır? İnsanlara bir şey anlatırken dikkat etmek gerek aslında. Kitapta yazarı andıran ana karakterin her yönüyle mükemmel biri gibi karşımıza çıkması biraz rahatsız edici fakat bence o aslında tıpkı Küçük Prens’teki Küçük Prens gibi. Küçük Prens bilgedir, harikadır ve eşsizdir ancak bir o kadar da yalnız ve melankoliktir. Üstelik mesajlarla doludur. Dr. Saltı da bana onu anımsattı. Kitabı okurken masalsı bir tat da almadım değil.
Yalnız kitapta beni daha çok etkileyen bir şey var. Aslında benim için en önemli olan şey de bu. Kitapta, halen hayatta olan karakterler farklı mekanlarda karşımıza çıkıyor ve her mekanda farklı bir -hayatta olmayan- kişiden dinliyoruz onları. Ne yaptıklarını, konuşmalarını, kişiliklerini, ruh hallerini.
Bir karakter ilk önce güzel bir mekanda ortaya çıkıyor ve onu anlatan ölmüş kişinin anlattıklarına göre bu karakterden güzel izlenimler alıyorsunuz. Sonra aynı karakteri başka bir yerde başka biri anlatıyor ve hiç de sandığınız gibi olmadığına karar veriyorsunuz. Ancak yine aynı karakter başka bir mekanda tekrar karşınıza çıkıyor ve işin iç yüzünü anlıyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe karakterlerin geçmişleri hakkında da bir şeyler öğrenebiliyorsunuz. Her yerde aynı şekilde karşımıza çıkan karakterler de var. Anlatanlar insan oldukları için iş yer yer dedikoduya dönüyor.
Belki de hiçbir karakteri tam anlamıyla tanıyamayız. Sonuçta onları, onları izleyen insanların anlattıkları kadar biliyoruz. Ve onlar da izledikleri, tanıdıkları kadar anlatabiliyorlar. Onların da bir bakış açısı var. Belki de tuttukları taraflar.
Görüyorum ki hayatta insan ilişkilerindeki en büyük sorunlar birbirini yeteri kadar anlamamaktan daha doğrusu yanlış anlamaktan kaynaklanıyor. Her şeyi, herkesi kendi yorumladığımız gibi sanıyoruz. Dedikodu dediğimiz o terapi buna güzel bir örnek bence.
Bu kitabı bu kadar beğenmemin sebebi de bu sanırım. İnsanları ve durumları gözlemleyip yorum yapmayı ve kişilik çözümlemelerini seviyorum. Gözlemci bir kişiliğimin olduğuna inanıyorum. Bu kitap da bana güzel bir örnek oldu.
Elbette ki yazarı daha önce az çok takip etmem, konuyla iyi kötü ilgilenmem ve kitabı merak ediyor olmam da önemli bir etkendir.
Son olarak kitabın edebi yönü hakkında tartışacak olursak ben pek bir şey söyleyemem aslında. Sıradan bir okuyucu olarak ne kadar konuşabilirim ki? Okurken gerçekten keyif aldığımı, sıkılmadığımı söylemeliyim ama.
Keşke bazı karakterler hakkında daha fazla şey bilebilseydik, havada kalan bazı konular da olmuş üstelik pat diye de bitti kitap. Sonunda açığa çıkacağını düşündüğüm bazı şeyler açığa çıkmadı, o yüzden umduğumdan farklı bir şekide bitti desem yeridir. Ancak hikayeyi düşündüm de, kişiler hakkında bilmemiz gereken kadarını biliyoruz. Sonuçta katil bulundu mu bulundu. Hayatta her şeyi ne kadar bilebiliyoruz ki? Ya da her şeyi bilmemize gerek var mı? Peki bir kitaptaki ya da filmdeki her şeyi bilmemize gerek var mı?
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ ---------------------------
Belki de herkesin ve her şeyin özünü kendi yorumladığımız gibi sanmamızdı tüm o karmaşanın sebebi.
Etiketler:
197 gün,
bilim,
cinayet,
dedikodu,
düşünceler,
insan,
kitapkurdu,
küçük prens,
nöroloji,
okumak,
parapsikoloji,
polisiye,
sultan tarlacı,
tutikitap,
yazı,
yazmak
18 Mayıs 2016 Çarşamba
Sonra Kelimeler Sıralanır...
--------''Zaten erkeklerin hepsi aynı. Birlikte olduktan sonra aramazlar.'' sözünü çok defa duymuş olsa yine takılacağı nokta kendine söylenen suçlayıcı söz değil, karşıdakinin konuya ne kadar genel, sıradan ve bayağı baktığı konusudur. --------
197 Gün, Sultan Tarlacı 11.Gün syf:91
Bir cümle, bir kitap yazdıracak güçte olabilir. Bazen bir kitap, bir alıntı, otobüsteki bir yolcu düşündürür, düşündürür. Dalgın dalgın ya da için kıpır kıpır bir şekilde yürütür evin içinde. Saatler kaybettirir sana, mutfakta bulaşıklar birikir, ödevlerin seni bekler. Sonra kelimeler sıralanır.
‘’Gözlerinizdeki hayranlığı görebiliyorum. Fakat imrendiğiniz bu bilgeliğimin altında başlangıçta kınamış olduğunuz saflığım, aptallığım ve kafa karışıklığım yatmaktadır. Ön kabullerim ve küçümsemelerim değil.’’ dedi. Ona yine hayranlıkla baktılar. Bir bilge olduğuna iyice kanaat getirdiler. Gerçekte ise ne dediğini hiç anlamamışlardı.
Ona ‘’Çok safsın, her şeye kanıyorsun.’’ dedikten sonra bu aptal beyinden çıkan şeyleri görünce hayranlıklarını gizleyemediler. Kendilerinden utandılar. Gerçekte ise ne dediğini hiç anlamamışlardı. Hayran kaldılar ve hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler.
Aralarından bir alaycı daha en başında onun çok fantastik biri olduğunu söylemişti. Bunun üzerine herkes hak vererek gülmüş, eğlenmişti. Evet, o çok fantastik biriydi, kimse bunun farkına varamamıştı sadece. Biri o alaycıya ‘’Bu sefer hakikaten çok doğru bir tespitte bulundun.’’ derse, o yine sırıtmaya devam eder. Gerçekte ise ne demek istendiğini asla anlayamaz. Kendiyle övünmekten başka ne yapar?
Orada bulunan, her şeye şahit olan ama varlığı yokluğu belli olmayan o küçük çocuğun gözleri parladı, içi kıpırdadı.
--------Herkesin bakış açısının, birikimleri ölçüsünde genişlediğini söyler sıklıkla. Bu yüzden onu suçlasanız, hatta ona hakaret etseniz bile bunu ne şekilde, hangi konuda yaptığınıza bakacak, sinirlense bile bunu cahilce yapmamışsanız size olan tahammülü tükenmeyecektir.-------
197 Gün, Sultan Tarlacı 11.Gün syf:91
Etiketler:
alıntı,
aptallık,
blog,
dalgın,
düşünceler,
kitap,
kitapkurdu,
okumak,
sultan tarlacı,
tutikitap,
yazı,
yazmak
17 Mayıs 2016 Salı
Damdan Düşer Gibi
''Bal gibi de kıskanıyorsun.'' dedi oğlan. Yüzünde zafer kazanmanın mutluluğu vardı. Haklı çıkmanın zaferi. Karşısındaki kızın sıradan bir kız olmadığını henüz bilmiyordu. Kızın etrafında dört dönmüştü, olmayınca o şımarığa yönelmişti. Aklınca kızı kıskandıracak bu sefer kovalanan o olacaktı. Kızın dikkatini çekti çekmesine ama kalbini kazanmanın bu kadar basit oyunlarla mümkün olmadığını hiç düşünmemişti. ''Kıskanmak mı? '' dedi kız. Bir şey bildiği belliydi. ''Buna kıskanmak demeyelim. '' ''Ne diyelim o zaman?'' dedi o havalı esas çocuk. Havasının birazdan söneceğini fark etseydi keşke. ''Siz erkekler, kadınların peşinden koşmaya bayılırsınız. Biz ise bir erkeğin dünyasının merkezinde olmaya.'' Kız buna inanır, bunu bilir, bunu söylerdi. ''O sistemin güneşiyken ışığının bir anda söndürülmesi dayanılmazdır değil mi?'' dedi kız. Kısacık bir sessizlikten sonra: ''Bu sadece kıskanmak olamaz, net bir ifadeyle bunun adı aşk olamaz.'' Oğlanın da esas meseleyi anlamasını istiyordu ama lafı uzatmadan. ''Ben o kızlardan değilim. '' diyiverdi. Oğlanın yüzünden okunuyordu bir şeyleri toparlamaya çalıştığı. ''Herkes aynı şeyleri söyler.'' diyebildi sonunda. Kibirden, çok bilmişlikten eser yoktu yüzünde. Bildiği şeyi söylüyordu sadece kendinden emin ama kafası karışmış bir halde. Artık kız da anlamıştı tek zeki kendisi değildi bu dünyada. ''Ben kıskançlığını kin ve hırsa çevirip bir rekabetin içine giren kızlardan değilim. Seni ve o oyun arkadaşını unutmam o kadar kolay olur ki...'' Sizi o oyunun içinde bırakıveririm diyordu sanki. ''Ben sırf bir kıza üstünlüğümü kanıtlamaya çalışırken hırsın, rekabetin, entrikanın körlüğünde aşkı bulduğumu sanacak kadar aptal değilim.'' Kız söyleyeceğini söyleyip gittikten sonra oğlan öylece bakakalmadı. Öyle görünüyordu ama mesajı alamayacak kadar salak değildi. Salak olmayan birinin yanına aptal olmayan biri yakışırdı zaten.
İnsanları Hep Bir Seçime Zorladılar
İnsanları hep bir tercihte bulunmaya zorladılar. ‘’Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?’’ dediler ilk önce. Bulunduğun yere göre renk vermeyi belki de ilk o zaman öğrendik. ‘’Ablanı mı abini mi?’’ diye de sordular. Sonra da anneanneni mi yoksa babaanneni mi daha çok seviyorsun’a evrildi soru. Daha başka sorular da sordular. Mesela dediler ki ‘’Duygularınla mı yaşarsın mantığınla mı?’’ İstediler ki birini seç, sonuna kadar savun ve diğerini çürüt. Daima arkasında ol seçtiğin tarafın, daima karşısında ol diğer tarafın. ‘’Aşk mı, para mı?’’ diye de sordular, ‘’Aşk mı, gurur mu?’’ diye de. Sanki birini seçebilmek mümkünmüş gibi! Sanki insan sadece biriyle yaşayabilirmiş gibi! ‘’Kalp mi, beyin mi?’’ diye de soruyorlar. Ne dememi bekliyorlar? İkisiyle de yaşamıyor muyum ben? Kalbimi mi söküp atayım yerinden? Beynimi mi reddedeyim yoksa?
Bitmedi ama onların soruları. ‘’İç güzellik mi yoksa dış güzellik mi önemlidir senin için?’’ dediler. ‘’İkisi bir arada olmuyor mu hiç?’’ diye soruyorum içimden. ‘’Sarışın mı seversin, esmer mi?’’ diye de soruyorlar. ‘’Herkesin öz güzelliğini keşfetmeye çalışıyorum.’’ demek geliyor içimden. ‘’Şehir insanı mısın, köy insanı mısın?’’ diye de sordular. Saydılar tüm artı ve eksileri. İkisini de düzenlemek, iyileştirmek geçmedi mi hiç akıllarından? ‘’Pop mu dinlersin, rock mı?’’ diye de sordunuz. Cevabıma göre kim olduğumu buldunuz. Siz müzikten ne anlıyorsunuz?
‘’Aile mi, arkadaşlar mı?’’ diye sordular. Yeni evli erkeği annesi ile karısı arasında bıraktılar. Herkes bir ideoloji tuttu, parti kurdu. Koca toplumun kurtuluşu tek bir fikre bağlıymış gibi.
Düzenli bir iş için matematik gerekti. Sağlıklı bir ruh için de sanat. Kimisi aşkı sadece hormonel bir olay sandı, kimisi koca koca şiirler yazdı sevdiceğinin kaşına gözüne.
Çocuğu annesi doğurdu, babası ona kalkan oldu. Aşk vücudun kimyasını değiştirirken şiirler yazdırdı, şarkılar söyletti aşığa.
Şehrin olanaklarını tatmışken vazgeçemedim şehirden, doğaya atmaktan da geri bırakamadım kendimi.
Ne sadece duygularımla yaşayabildim ne de sadece mantığımla. Ne parasız yaşayabilirim ne sevgisiz. Ne de gururumdan vazgeçerim.
Beynim tüm vücudumu yönetti, kalbim tüm vücuduma kan gönderdi. Beğendiğim şarkıyı dinledim türüne takılmadan. İçinin güzelliği dışına vuranlardan hoşlandım. Zor olmadı zaten herkesin güzel bir yanı olduğuna inanırken.
İnsanı hep bir seçime zorladılar ama onu hiç tanımadılar.
Her şeyi yanlış anladılar. Her şeyin cılkını çıkarttılar.
Nur Sava
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






